Sene 1993...
Mevsim yaz...
Yazın orta yeri, Temmuz’un 2’si, sıcak mı sıcak...
Yaşlarımız henüz çok genç, en az 200–250 kişi varız o zamanki adıyla Kartal Belediye Sineması'nda. Bilmem hangi etkinlik dolayısıyla toplanmışız. Günler öncesinden, liseden arkadaşımız bilet verdi bize, hem almamız hem de satmamız için. Paylaşımın ve dayanışmanın içinden geldiğimiz için buna mecburduk. Hem aldık hem de sattık biletleri, büyük bir zevk ve sorumlulukla. Aldığımız ve sattığımız biletlerin üzerinde sahne alacak olan kişilerin isimleri yazıyordu. Fakat hiçbirinin ismini daha önce hiç duymamıştık. Listenin en sonunda yer alan Erdal Erzincan ismi çok dikkat çekiciydi yalnız. Geceyi tertipleyen arkadaşımızın Erzincanlı olmuş olmasından dolayı: "Yoksa hemşehrin mi?" diye takılmamıza yetti. O da, "Bekleyin de görün Erdal’ı!" demişti bize, iddialı bir şekilde. Sonra biletin üzerinde adları yazılı olan kişiler sırayla sahneye çıkmaya başladılar. Büyük bir saygı ile dinledik ve alkışladık hepsini.
Sonlara doğru mola verildi. Salonun dörtte biri falan daha gece bitmeden boşaldı. Biz, arkadaşımızın “bekleyin de görün” dediği Erdal Erzincan’ı sabırsızlıkla bekledik.
Bir ara malum arkadaşımız yanımıza geldi, yüzü asıktı. Ne oldu demeye kalmadan kendisi açıkladı: "Sivas’ta bizimkilere saldırmışlar, durum vahim. Ama siz yine de açık vermeyin, Erdal da sahneye çıksın, biz de o arada detayları öğrenmiş oluruz" dedi. Cep telefonu yok, internet yok çaresiz bekledik tabii. “Bekleyin Erdal da sahneye çıksın” dediği Erdal Erzincan sahneye çıktı ve yıktı ortalığı. Bağlama daha o yaşta böyle mi çalınır be adam?! Her birimiz olduğumuz yerde yığıldık kaldık. O güne kadar bağlama denince hemen akla gelen Arif Sağ hocamız vardı, bir de gencecik ozanımız Hasret Gültekin... Her ikisi de birer idoldü bizim için. Gece bittiğinde Erdal Erzincan da artık idollerimiz arasına girmişti, daha ilk dinlememizde.
Salondan dışarı çıktığımızda detaylar gelmeye başlamıştı bile. 33 canımız yanarak ya da dumandan boğularak can vermişti. Şehitler arasında genç ozanımız Hasret Gültekin de vardı ne yazık ki. Arif Hocamız son anda kurtulanlar arasındaydı. Yandık, yıkıldık oracıkta... 21. asra sadece ve sadece 7 kala nasıl olur da insanlar diri diri yakılabiliyordu? Nasıl olur da insan yakmaya devletçe bu kadar göz yumulabiliyordu? Yakanlar, yakanlara destek olanlar ve onları savunanlar bu vahşi cesareti kendilerinde nerede bulabiliyorlardı?
Aradan tam otuz üç yıl geçti, ben hala çözemedim bu vahşeti, kimse de çözebilmiş değil zaten. Ne diyebilirim ki? Ortaçağdan bu yana yüzlerce yıl geçmesine rağmen bir adım olsun uygarlığın tarafına geçmek istemeyen, evrime inat yerinde sayan karanlık ruhlu yaratıkların tohumları ile aynı gök kubbe altında soluyor olmanın acısı ve ağırlığı gelip oturuyor şurama her seferinde. Boğazım düğümleniyor kendiliğinden bu vahşeti hatırladıkça.
Onlar gibi vahşice yaşayacağımıza, kendimiz gibi medenice, mazlumca ve insanca ölmeyi yeğleyenlerdeniz biz. Yobazlara ve yaşattıkları vahşete inat, yaşama güzellik ve anlam katmaya devam edeceğiz.
Her yıldönümü geldiğinde insanın içini yakan o kadar çok olay var ki bu coğrafyada yaşanmış olan, insanlığımızdan utanır hale geldik. 2 Temmuz vahşeti, bunların en utanç ve acı verenidir belki de.
Yitip giden o güzel insanlara bir kez daha bin selam olsun! Her biri ölümsüz ve her biri güneşe gömüldüler onlar. Bize düşen, mücadeleye devam insan kalarak…
Editör Notu: Sitemizde yayınlanan yazılarda dile getirilen görüşler ve değerlendirmeler yazara aittir ve Avrupa Dersim Riçikliler Derneği’nin kurumsal görüşünü temsil etmez.