12 Eylül 1980…
13 yaşındaydım.
Bağ-bahçe, tarla-harman arasında rutin tarım işlerinin içinde köylü çalışma tarzı ve masum çocukluk halleri... Kendi yağımızda kavrulan ve beşeri ilişkilerin esas olduğu bir yaşam sürdürmeye çalışıyorduk.
Rüzgarın eşlik ettiği diyarların patikalı yollarından geçerken kendi kendine konuşmak, sayı saymak, matematik problemleri çözmek bir alışkanlık halini almıştı.
Kawa’cı Yusuf Yaraşır abiden öğrendiğim demokrasi tanımını sık sık tekrar ederdim: “Mao Zedung düşüncesine göre; 'Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesidir.'” Bu doğru ve özlü tanımlama, anlaşılmaz kılınan demokrasiyi anlaşılır tek cümleyle açıklıyordu.
Sabahın erken saatlerinde radyoda haber dinlemek her yaştan insanın vazgeçilmezi olmuştu ve bir kültür halini almıştı. Örneğin ben yedi yaşındayken, 1974 yılında Kıbrıs’ta yaşanan savaşı radyoda büyüklerimizle birlikte aksatmadan her akşam dinlerdim. Bu alışkanlık sonraları da devam etti ve hiçbir haber programını kaçırmazdım.
...
Sabah saat 6… Ana haber başlama saati… 12 Eylül günü programın doğal akışı yoktu, kaldırılmıştı. Yerine başka bir program… Acayip… Olağan dışı program-durum oldukça yüksek sesle duyuruluyordu!
“Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edildi. Ordu yönetime el koydu. Hükümet ve parlamento feshedildi. Bugün saat 5’ten itibaren sokağa çıkma yasağı ilan edildi!..”
Beş generalin yaptığı darbe duyurusu, hazırladıkları bildiri ile radyoda Kenan Evren’in sesinden sürekli tekrar ediliyordu!..
Darbe süreçleri her türlü kötülüğü içeren savaş halidir. Sürdürülemez mevcut durumu değiştiren, yeni bir dönemin başlamasına öncülük eder. Yine demokrasi yoktur, yasaklar bile yasak!..
“Ordu memlekete el koymuş.” İşgal görüntülerinde ortalık ateş!.. Yaşlılarımızın hafızaları tazelendi, gerilere gitti. 1937-38 yıllarında yapılanlar canlandı ve bir bir anlattılar. “Kan dökecekler, sürgün edecekler, işkence yapacaklar, tutuklayacaklar; çocuklar, kadınlar, her yaştan…” Hava birden değişmişti. “Acı, kan, gözyaşı, ölümler bizim toprakların yabancısı değil!? Yeniden… Hep yeniden yaşanır!..” denildi.
Bütün köyler kuşatılmıştı. Devlet dağlarda, köylerde, kentlerde insan avına çıkmıştı. Kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı fark etmez; öldürmek, gözaltına alıp işkence tezgahlarından geçirerek tutuklamak darbe konseptinin en şaşmaz göreviydi.
“Tarih tekerrür etmez, ederse ya trajedi olur ya da komedi…” Sabah saat 7… Riçik köyümüze yüzlerce askerin cemse araçlarıyla girişi, meselenin ciddiyetini anlaşılır kılmıştı. Çünkü bizim memlekete askerin, kolluk güçlerinin gelişi hayra yorumlanmazdı. Tarih bir kez daha yapılacaklara tanık olacaktı!..
Bütün evler tek tek basıldı. Arama adı altında evler talan edildi. Gıda ürünlerimiz (un, bulgur, mercimek, pekmez, peynir, çökelek vb.) yerlere döküldü, her şeyi birbirine karıştırdılar. Arama bittiğinde her evden bir kişi alıp köy meydanına topladılar. Bizim evden beni aldılar. Benden daha büyükler (babam ve abim) olmasına rağmen “Neden ben?” sorusu karşılıksız kalmıştı!..
Bir çocuğu korkutmak ve bir çocuğun üzerinden korku salmak; işkenceyi çocuk bedeni üzerinden yapmak, ibret olsun diye göstermek!.. Bundaki amaç, çocuklardan teşhir ve tehdit malzemesi yaratmaktı!..
Köyümüz askerin ablukası altındaydı ve tam bir savaş görüntüsünü yansıtıyordu. Yüzlerce silahlı askerin şiddetine maruz kalmak, bir çocuk için geleceğin korkunç görülmesi kadar doğal ne olabilir!? Gerçek savaş koşullarının yaşatıldığı ve her karış toprağında kan dökülmüş coğrafyanın biz çocukları, her dönem suçlu görüldük, gösterildik. Ama korkunç görüntülere ve saldırılara maruz kalsak da “suçlu olduğumuz” ithamlarını kabul etmedik. Çocuk da olsak haklı olmanın getirdiği bir özgüven vardı. Devlete muhalif olan ve politik mücadele edenlere yardım etmek, onlara ilgi duymak isteği suçlu olarak cezalandırılamaz. Bunu biliyorduk… Suç değil… Görmüyorduk. Çünkü biz yaşı küçük, fikri büyük çocuklardık.
Öldürülmemizi, işkenceye maruz kalmamızı tarihi hafızasında taşıyan yaşlılarımızdan ve yazılı tarihin sayfalarından öğrendik. Eskiye gitmeye gerek yok; son 100 yıllık tarihin birçok kesitinde defalarca tekrar edilen yaşanmışlıkların bir sonucu olarak yol kenarlarında, vadilerde, bir dağın doruğunda yahut bir çukurda insan kemikleri çıkıyordu ve biz görüyorduk. Yıllar geçmişti, hiçbir şey değişmemişti; farklı yöntemlerle aynı şeyler yapılıyordu. Biz çocuklara da sürecin suçlu aktörleri arasında yer verilmişti!..
“Milletin güvenliğini sağlıyoruz” adına halkı öldürmek, zorla yerinden kopararak göç ettirmek, işkence yapıp hapishanelere atmak gibi kötü uygulamalar manipülasyonlar yapılarak gerçekler gizleniyordu. Okullar, sağlık ocakları vb. kamu kurumları kışlaya çevrilmiş, birer işkence merkezi olarak işletiliyordu. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, ana dilimiz yasaklanmış, hedef seçilen her kim varsa arama listesine dahil edilerek fotoğrafları ve isimleriyle birlikte “Aranıyor!” afişleri (Köylümüz Hayrettin Bakış bunlardan biriydi) her tarafa asılmış, ihbarcılığı dayatan tehditler ve zayıf bulduklarını da satın almak için para kullanılıyordu.
İşkence ve tutuklama rutin hal almıştı. Gözaltına alınıp bilinmez yerlere götürülmek ve kayıplar listesine dahil olmak sıradanlaşmaya başlanmıştı. Yaşam alanlarımız abluka altına alınmış, alan tutma stratejisi ile tam pres uygulanıyordu. Çatışma haberleri geliyordu. Helikopter ve silah sesleri ölümlerin habercisi olmuştu. Dağlar, ormanlar, derin vadiler, tarlalar bombalanıyor, ateşe veriliyordu. Tarım, hayvancılık, eğitim çökertiliyor ve halk zorla göç ettiriliyordu. Ekonomik altyapı tahrip edilerek kapalı-köylü yaşam tarzı, konumlaması parçalanıyordu. Üretim araçlarından koparılan emekçi köylülerin sosyal hafızası tahrifata uğratılıp bilinmez kent varoşlarına sürülen milyonlarcası daha fazla açlık ve sefalete boğduruldu. Sosyal dokunun ekonomik alanı kırılarak, dağıtılarak siyasi baskı çeşitleri arttırıldı.
Devletin gizli-yasa dışı yapılanmaları açık-yasal kurumlarla birlikte harekete geçirilmişti. Savaş kurallarının vahşi araçlarını kullanarak; gözaltında kayıplar, yargısız infazlar, işkence ve tecavüz, sürgünler, isimsiz mezarlar, asit kuyularında, karakol bahçelerinde gömülü toplu ölümlerin yapıldığı bu süreç kalıcılaştırılarak kesintisiz olarak sürdürüldü.
İşkenceciler, mutluluklarını insan bedenine işkence ederek elde ediyorlardı. Çocukları ve kadınları işkenceli tecavüz yöntemiyle, “yasal değil / olmadığını” değerlendirdikleri her oluşumu çözme, yıkma aracı olarak kullanıyorlardı. “Aynasız” olarak tariflenen ve sonrasında envantere dahil edilen Toros marka araçlar ölüm makinesi gibi tanınırdı. Her türlü kötü uygulama kanun haline getirilmişti.
Diyarbakır, Metris, Mamak başta olmak üzere hapishaneler işkence ve ölüm evi yapılmıştı. Gözaltına alınanların ve tutuklananların sorgu süreci bitmez. “Suç görmediğin ve gördüğünün itirafçısı olacaksın, bedenini ve zihnini bana teslim edeceksin.” Dayatılanın özü bu!.. Mahkemelerde yargılama yok, cezalandırma uygulaması var; öldürülenlerden haber yok, söz edilemez!..
Savaş; her türlü örgütlenmeyi; kooperatifler, dernekler, sendikalar ve diğer örgütlenmelerin tümünü ve kişisel yahut yapısal ilişkileri ezmek, yok etmek için sürdürülüyordu. Grev ve diğer başlıca haklarını arama, eylem yapma, muhalif olma yasaklanmıştı. Toplumun belleğinde meşru direnme hakkı bilincini silmek için her türlü yol, yöntem savaş unsuru olarak acımasızca kullanılmaya başlanmıştı.