Daha böyle anılmamıştı yeryüzünde,
daha toprak doymamıştı akan kanın kızıllığında
köyleri, köprüleri yıkılmamıştı
ekmek herkesin paylaştığıydı,
aynı tasta konuşulurdu kardeşçesine dil
aslına uygun türküler çığırırdı analar ağıtlarda
hazır kıtaydı gülüşü benim ciğerim,
kusursuz memleketim… sevmek ne güzeldi sesinde!..
Önder Elaldı
Abdullah Kalay, 1967 yılında Dersim’in Mazgirt ilçesine bağlı Riçik köyünde dünyaya geldi. Hani derler ya, “coğrafya kaderdir.” O da böyle bir kaderin içine doğdu. Dersim Tertelesi’nin üzerinden henüz otuz yıl geçmişti. Korku hâlâ insanların üzerinde hissediliyordu; suskunluk, keder ve travmanın ağırlığı gündelik hayatın görünmeyen diliydi. Ama bütün yıkıma rağmen yaşam kendine bir yol buluyordu. İnsanlar katledilmişti belki; ama Kirmancîye kültürü hâlâ yaşıyordu. İnancıyla, gelenekleriyle, diliyle; dağda, ağaçta, suda ve diğer canlarda... Abdullah Kalay'ın çocukluğunu da bu hafızanın içinde geçti. Annesinden ve çevresinden duyduğu sözcükler zihninde yeni yeni anlam kazanmaya başlarken ilkokul çağına gelmişti. Dersim’de büyüyen diğer çocuklar gibi kendi dilinde konuşmasının yasak olduğu bir okulda eğitim görecekti. Üstelik hiç bilmediği bir dilde yapacaktı bunu. Daha çocuk yaşta o derin kırılmayı ve sessiz travmayı yaşadı. Bu da hayatında derin izler bırakacaktı.
17 yaşına geldiğinde, yaşadığı koşullar onu göç etmeye zorladı. Yönünü Türkiye’nin büyük metropollerine çevirdi. Sanki başka bir ülkeye gitmiş gibiydi. Yeni hayatına alışmakta zorlandı; memlekete duyduğu özlem her şeyin önüne geçiyordu. Kalay, o yılları şöyle anlatıyor: “Kendi dilimizi konuşmaktan utanır hale getirildik. Sokaklarda yalnız başıma kaldığımda çok ağlamıştım.”
12 Eylül askeri darbesi sonrası yıllar, Dersim gençliğinin hızla sol ve sosyalist fikirlerle buluştuğu bir dönemdi. Acının, kederin ve travmanın bir arayışa, bir umuda dönüştüğü zamanlardı. Abdullah Kalay da o kuşağın içinden geçti; dünyayı değiştirmek ve daha adil bir yaşam için mücadele etmeyi seçti.
Artık aktif bir devrimciydi. Yürüyüşlerde, mitinglerde, mahalle çalışmalarında, grevlerde, işgallerde ve sayısız direnişte hep en önde yer aldı. Bu da onu kısa süre içinde sistemin hedefi haline getirdi. Gözaltılar birbirini izledi; ilk tutuklanması 1992 yılında oldu. 9 yıl 6 ay çeşitli cezaevlerinde kaldı. 1996 yılında, Bayrampaşa Cezaevi’nde F Tipi cezaevlerine karşı başlatılan Ölüm Orucu direnişine katıldı ve 60 gün boyunca ölüm orucunda kaldı. 2000 yılında da devrimci tutsakların F Tipi Cezaevleri'ne karşı başlattığı ölüm orucunda 120 gün kaldı.
AİHM’in adil yargılanma hakkı ile makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermesiyle tahliye edildi. Ancak devlet, onu yeniden cezaevine koymakta kararlıydı. Hemen yeniden yargılama sürecini başlatıldı. Uzun süre tutuklu kaldığı için onu cezaevinde tutmanın tek yolu müebbet hapis cezasıydı. Bütün hukuk kuralları çiğnenerek ceza verildi. 2010 yılında tekrar cezaevine girmek zorunda kaldı. Cezaevine ikinci girişinde de 15 yıl özgürlüğünden mahrum bırakıldı.
Cezaevi yılları sağlığını giderek yıprattı. Kocaeli Üniversitesi Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı Kurulu’nun dört ayrı tarihte ‘cezaevinde kalamaz’ yönündeki raporlarına rağmen tahliye kararı verilmedi.2012’de Kandıra Cezaevi’nde kalp krizi geçirdi. Hastaneye geç kaldırıldığı için kalbinde ağır hasar oluştu. Hayati tehlikesine rağmen serbest bırakılmadı. Buna rağmen direnişinden hiç vazgeçmedi. Mücadele, onun için yalnızca bir tercih değil, bir yaşam biçimiydi. Daha sonra, 2025 yılının Aralık ayında cezasının bitmesine bir yıl kala şartlı tahliye ile özgürlüğüne kavuştu.
İlk kitabı cezaevinde kaleme aldığı şiirlerden oluşan 'Av û Dîl'. Kitap, yoksulların ve ezilenlerin cephesinden hakikatin izini sürüyor. Kalay'ın imgeleri sadece bu dünyayı anlatmakla kalmıyor; onu bir itiraza dönüştürüyor. Köhne bir toplumun çelişkilerinden doğacak o yeni zamanların umudunu sözcüklere döküyor. Dili bir mücadele alanı olarak kuran Kalay, ezilenlerin içinde mırındandığı öfke ve umut dolu o ezgiyi yeniden görünür kılıyor.
*Önce kitabınızın adından başlayalım,neden Kürtçe ve Türkçe tercih ettiniz,hikayesi nedir?
Dersim-Mazgirt ilçesine bağlı Riçik köyünde doğdum. İlkokula köyümüzde başladığımda dilime yasak konulmuştu. Konuşurken öğretmen cetvel sopasıyla parmak uçlarıma vurarak “Türkçe konuşacaksın” dedi! Endişelenmiştim,neden diye soru sorarken kendime, korkmuştum. Çocuk yaşta şunu düşünmüştüm; “ Ne yapayım Kürt’üm ondan olsa gerek dedim kendi kendime. Doğum tarihim muamma. Bizim oralarda eskide nüfus kağıdına hiç bir doğum tam tarihinde kaydı yapılmaz. Farklı yaş gruplarındaki çocuklerın kaydı için ilçedeki nüfus müdürlüğüne gidildiğinde nüfus memuru asimilasyon siyasetinin gereği olarak isimleri kendisi belirler ve resmileştirilir. Aslında babam adımı kendi dedesinin adını Avdila olarak düşünmüş ve evde de bu isimle seslenirlerdi. Ancak nüfus müdürü adımı değiştirerek bir zalime ait Abdullah ismini yazmış! Nereden bu isim; Abdullah Alpdoğan asker ve CHP’den siyasetçi,tek partili dönem!..Dersim katliamında, Dersim valisi olarak görev yapmış ve yapılanların önemli aktörlerinden olduğu için Dersim kasabı olarak adlandırılır olmuş. O tarihten sonra asimilasyonun bir parçası olarak bizim coğrafyada Avdila yerine Abdullah ismi çoğalmış!.. Önce kitabımın asıl adı sadece İyiliğin Meziyeti olarak düşünmüştüm. Kitabımın her bölümü hayatımın bir özetini içerir. Şiirlerimi bilgisayar ortamına yazımına başladığımda anne dilimin bize yasaklı kılındığı süreci andım ve o günkü duyguları yeniden yaşadım, yeniden canım acıdı. Av û Dîl yani Avdila gerçek ismimin kapakta yer alması kendimi tanıtmanın ve içimdeki özlemin bilinmesini istediğim için yer verdim. Av û Dîl ’ın bir başka anlamı daha var benim için; Çok tekrar edilen “Su hayattır!” söylemi bende daha bir anlam kazanıyor. Hapishane süreçlerinde açlık grevlerinde,ölüm oruçlarında beni yaşatan ve hayata yeniden tutunmama suyun etkin bir rolü olmuştur. Kitabın üst başlığı da 'İyiliğin Meziyeti'. Henüz 6 yaşındaydım ölülerimizeydi ilk isyanım ve can acıtan, can alan kötülüğü tanıdım. Ömrümün her aşamasında samimiyetimle hep iyiliğe sarıldım. Bu iyi,bende kalıcıdır.
*Şiirinizde ‘trajedinin başlangıcını ‘özel mülkiyetin tahta oturmasıyla’ eşleştiriyorsunuz.sizin imge dünyanızda mülkiyet,sadece ekonomik bir değişim mi,yoksa insanın doğayla ve kendi özüyle olan bağının kopuşunu mu temsil ediyor?
Şiirlerimde “özel mülkiyetin tahta oturması” olarak ifade ettiğim süreç, hem toplumsal ilerlemeyi hem de bugünkü çürümenin kaynağını içinde barındırır. Yani mülkiyet, yalnızca ekonomik bir değişim değil, aynı zamanda insanın doğayla ve kendi özüyle bağının kopuşunu da kapsar. Bir yönüyle geliştirir ve ilerletir, diğer yönüyle insanı kendine ve doğaya yabancılaştırır. Toplumsal yapının temelini ekonomik üretim biçimleri oluşturur. Bu yapı kaçınılmaz olarak sınıf mücadelelerine yol açar ve toplumsal gelişmeyi belirler. Kapitalizm aynı zamanda doğadaki tüm zenginlikleri yoğun bir şekilde sömürerek ekolojik dengeyi bozar, insanı doğadan koparır ve kendi özünden uzaklaştırır. Bu koşullarda insanlık hem doğadan hem de kendi özünden kopuş yaşar. Bu çürüme ve yıkımın tersine çevrilmesi, sınıfsal güç dengelerinin değişmesi ve yeni toplumsal güçlerin ortaya çıkmasıyla mümkün olabilir.

*Şiirinizi bu süreçte bir ağıt olarak mı görüyorsunuz, yoksa bir haykırış olarak mı tanımlarsınız?
Bizim kültürümüzde acılara ağıt yakma ve haklı haykırış vardır. Biz acılarla ve yakılan ağıtlarla büyüdük. Çığlığımız hiç bitmez ve artarak devam eder. Ancak haykırmak da aynı şekilde meşru bir hak olarak kültürümüzün bir parçasıdır. Ağlamak ve gülmek, savaşmak ve barışı sağlamak gibi diyalektik, güçlü bağlarla iç içedir; birbirinden ayrılamazlar, sadece yer değiştirirler. Bu, hayatın mücadele seyridir. Ağıt ve haykırış birbirine zıt ama birbirini taşıyan ya da var eden bir gerçekliktir.
*Dil içinde de sınıf mücadelesinin sürdüğü gerçeğinden yola çıkarak şiirlerinizde kullandığınız sözcükler ve imgeler bu gerçeğin neresinde?
Egemen sınıflar tarafından dil, saldırı aracı kapsamında ideolojik bir silah olarak kullanılmıştır. Mülkiyeti elinde toplayan güçler kendi sınıf gerçeklerine uygun olarak dilin yapısını değiştirirler. Anlamlara ve kavramlara kendi sınıfsal konumlarının sürdürülmesini sağlayan manalar yüklerler. Bunu da ideolojik aygıtlar aracılığı ile yaparlar. Bunu sağladıklarında toplumsal yapıyı tahrip ederler, fiziksel ve psikolojik düzeyde etkiler yaratır ve ulusu ulus yapan toplumsal unsurları zayıflatırlar. Toplumsal olguları kavramsal olarak tanımlamak ve bunu edebiyat ve şiir aracılığıyla topluma aktarmak, ancak sınıfsal bir bakış açısıyla mümkündür.
*Dizelerinizde bir yandan modern insanın yıkımını okurken diğer taraftan da umudun yeniden var olacağı zamanlara göndermeler yapıyorsunuz, şiirinizde kurtuluşu nasıl tanımlıyorsunuz?
Her eskiyen toplum, kendi bağrında taşıdığı içsel çelişkilerin çatışmasıyla yeni toplumu yaratır. “…Umudun yeniden var olacağı zaman…” tespitine çalışmalarımda yer vermem. Çünkü umut kavramı, istek ve arzuların gerçekleşmesi için sürekli bir beklenti taşır ve sonuçta uzun yılları kapsayan (gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin) bir işkenceye dönüşür. Bu anlamda “umut işkencedir” tanımını tekrar ederim. İşkenceye yol açan bir umut etme üzerinden kurtuluş tanımlaması yapmıyorum. Bütün zorlu koşullarda, egemen olanın kötülüklerine karşı çeşitli mücadele biçimleriyle kurtuluş mümkündür. Bireysel bir kurtuluş imkânı diye bir şey yoktur; çünkü kişiye pranga vuran toplumsal prangalardır. Hangi şeyden kurtulacağız, neyi isteyeceğiz. İşte bu eksende imgelerim ve anlatımın yerine oturur.
*Yazı kültürünün teknolojiyle birlikte yerini görsel kültüre bıraktığı ve belki de yeni bir çağın başladığı bir dönemde, makineleşen ve giderek grileşen bir dünyada şiirin geleceğini nasıl tanımlıyorsunuz?
Otomasyon çağında yaşıyoruz.Teknolojinin gelişim seyri olağanüstü. Dolayısıyla toplumsal değişimin-dönüşümün olması da kaçınılmaz. Bunun ikili yanı var; olumlu olan toplumsal ilerlemede etkili katkısı/süreçlerin sürdürülebilir düzeyde tutma ısrarı…İkinci yanı ise; çürüme ve çöküş ve yeniden toplumsal inşa!..aslında bu ikili durum birbirinden farklı görünüyor,ancak iç içe geçmiş,birbirlerini var eden ve yok eden muhtevaya sahiptir.Bu düzlemde iyi ve doğru olan mutlaka kazanacak. Bunlardan biri şiirdir,iyi olanın kullanabileceği önemli bir araçtır. Şiirin etkili gücü yok edilemez.Duygular bitmez ve duyguları en iyi şiir açıklar ve hakettiği kesimlerle buluşturur!..
*İnsanın varoluşunu bitmek bilmez bir ibadetler çarkı olarak tanımlıyorsunuz, çarkta yanmak bir yok oluş mu yoksa küllerinden doğuşu mu temsil ediyor?
Marx, insanın varoluşunu doğayı ve dolayısıyla kendini emeğiyle yaratan, dönüştüren etkin bir varlık olarak açıklar. İnsan, yaşamını idame ettirmek için üretim mücadelesi içinde yer alır. Bu süreçte insanlar, birbirleriyle kurdukları ilişkiler ağı içinde toplumsal bir birlik oluştururlar. Durumu açıklayan anahtar kavram, insanın olguyu ve zamanı ne ve nasıl algıladığını, elde ettiği araçlarla birlikte geliştirmesidir. Yaşamda durağanlık yoktur; çünkü üretim biçimleri değişir ve insan kendi tarihini kendisi yapar. Bu ilerleme sürer. “Bitmek bilmez ibadetler çarkı” ifadesini bu bağlamda kullandım; dikkat çekmek için bir metafordur.
*Kitabınızın ana başlığı “İyiliğin Meziyeti” tarihin sömürü düzeni içinde,bireyin tüm kırılganlıklarını yeniden oluşturacak itici güç olarak iyiliği mi görüyorsunuz?
İyilik, insanın ve dolayısıyla toplumsal yapının özgürleşmesidir. Bitmek bilmez çeşitlilikte baskı ve sömürünün yarattığı yabancılaşma ile ekonomik, sosyal, kültürel vb. kötülüklerden kurtulmak için iyilik etkili ve vurucu bir araçtır. Çalışan işçinin yarattığı artı-değere el koyan bu sisteme karşı iyilik, kötülüğün ortadan kaldırıldığı ve bir sınıfın başka bir sınıfı ezmesini engelleyen bir ilke olarak anlaşılabilir. Kısacası, koşulların insanileştirilmesi için iyiliğin kullanılması şarttır. Bu “iyilik” aynı zamanda, kendi kaderini tayin etme hakkının kullanılmasıdır.
*Av û Dil’da kadın sadece bir konu değil, sanki şiirinizin üzerine kurulduğu ana zeminlerden biri. Kadın sorununu ,insanlığın evrimsel sürecinde nasıl konumlandırıyorsunuz?
Şiirlerimde kadın konusuna pozitif ayrımcılık yaparak, tarihsel süreç ve günümüzde aldığı biçim üzerinden ele almaya çalıştım. Anaerkil dönemin sonlanması, özel mülkiyetin ve sınıfların doğuşuyla başlayan yeni toplumsal sistemler, kadın sorunu da dahil birçok sorunu açığa çıkarmıştır. Kadının konumu, özel mülkiyetin ve sınıfların ortaya çıkmasıyla değişmiş, üretim ilişkileri içinde ikincil hale gelmiştir. Din ve milliyetçilik bu süreci ideolojik olarak pekiştirmiştir. Kadın tarih boyunca hem şiddete hem sömürüye maruz kalmıştır. Sanayi devrimiyle birlikte kadın mücadelesi güçlenmiş ve devrim süreçlerinde aktif rol almıştır. Ancak günümüzde de farklı biçimlerde sömürü ve şiddet devam etmektedir. Kadın sorunu tek başına kadınların yükü değildir; bu sorun ancak kadın ve erkek emekçilerin ortak mücadelesiyle çözülebilir.
*Kitabınızda kadını çürüyen bir toplumun aynası mı,yoksa ‘çatlamış taşın’ içinden filizlenecek direnişin öznesi olarak mı okumalıyız?
Bu çok önemli bir husus. Kadın sorunu ilkel toplumun son dönemlerinde başlar ve bugün aldığı biçim çok daha derin yaralar açan ve toplumun her kademesinde yaşanan ciddi bir toplumsal sorundur ve ülkenin aynasıdır. Elbette çürüyen bir toplumun aynası sadece kadınların maruz kaldıkları saldırı biçimleri değil, bu yeni sorunlarla çoğalmıştır. Ama kadın sorunu çok daha farklı düzlemde yer alıyor. Hakkını arayan,savaşan kadınlar geri kalmış ülke şartlarında ancak çatlakların derininde aşama aşama büyüyerek çıkıp yayılabilir olmuştur. Ev içinde hapis tutulan kadın işgücüne katılımıyla taş çatladı,evden dışarı çıktı ve mücadelenin bir aktörü olduğunu öğrendi ve alanlarda yerini almış oldu. Kadın, erkeğin özel mülkiyeti olarak toplumsal alana nüfuz etmiş ve bu bir kaç asır süregelmiştir. Ama artık bugün kabuk çatlamış ve çatlakların içinde süzülüp büyüyerek varlığını kabul ettirme merhalesine geçmiştir. Bu önemlidir,başarısı kesin ama nasıl ve ne zaman olur bilemem!..
DERSİM VATANIMDIR: YÜREĞİM HEP NEMLİ CİĞERLERİN HEP NEFESSİZ YAŞADIM
*Şiirlerinizde Dersim nerede duruyor,özellikle doğduğunuz köy Riçik'in etkileri neler?
17 yaşına kadar köyde yaşadım. Dolu dolu geçen 17 yıl… Yoksul kerpiç bir evde yalnızlık,korku ve gurur dolu yaşam içinde büyüdüm. 12 Eylül askeri darbesinin “marifetinden” ötürü göç etmek zorunda kalsam da Dersim-Riçik benim içinde var olduğum vatanımdır. Ve hep yüreğim nemli,ciğerlerim nefessiz dolu yaşadım!..Tanıştırayım başlıklı şiirimde yaşadıklarımın özlemini şu dizelerle ifade etmiştim..
(...) Sabır ile eyyam
Leyl ile nehar dönemecinde
Hicret ile gurbet oldum,
Deryalarda serabı gördüm
Oy.. benim ciğerim,
Kusur yüklü devran;
yaylan / çekim gücü ol…
Fazla söze gerek var mı? İçimdeki bitmeyen özlem ve bitmeyen yalnızlık!..Bazı yaşanmışlıklar ne anlatılabilir,ne de yazılabilir,onu yaşamakla anlaşılır ancak.
*Köyden ayrılıp Türkiye kentlerine geldiğinizde henüz 17 yaşındaydınız. Nasıl zorluklar yaşadınız biraz da yaşamınızdan kesitleri öğrenbilir miyiz. Bu durum siyasete ve yazın hayatınıza nasıl etkiler bıraktı?
17 Yaşında Kocaeli’ne göç etmek zorunda kaldığımda alışamamıştım bu kalabalık ve gürültülü kente. Her şey itici geliyordu. Kürtçe konuşmaya yasak konulunca korku ve endişe sarmıştı, bir kötü kuşatma altında yaşıyordum. Asimilasyonun parçası olan ötekileştirmenin presi altında kendi dilimizi konuşmaktan utanır hale getirildik. Sokaklarda yalnız başıma kaldığımda çok ağlamıştım. Çünkü alışamamıştım buralara ve köyümü,ailemi,arkadaşlarımı özlüyordum. Sonuçta hayatın acımasız zamanı içinde insanı tüm benliğiyle alıştırıyor ve bu kentler vazgeçilmez bir hal alıyor.Bende de üzülerek söylüyorum bu gerçek durum, kabullenmesem de dahil oldum, şehrin kötülüklerine de maruz kaldım.
*Henüz doğduğunuz köye gitmediniz, ancak özleminizin büyük olduğu şiirlerinizden anlaşılıyor. Bu özlemi kelimelere dökmek mümkün mü?
Özlem,ayrılık vb.yaşanmışlıklar ifade edilemeyecek kadar ağırdır. Acıların duygu ve düşüncede toplandığı birikimdir. Yıllarca uzak kaldıklarını görme arzusudur...İnsan sosyal bir varlıktır. En doğal hakkın elinden alınmış,tutsak edilmişsin. Yani ben iradem dışında memleketimden uzak kaldım. Bendeki özlem elbette farklı, çapı geniş!
*Uzun bir zamandan sonra ilk kez köylülerinizle buluştunuz, çocukluk ve gençlik arkadaşlarınızla görüşme fırsatı yakaladınız. İstanbul’daki dernekte köylülerinizle yaptığınız imza günü etkinliğinde neler hissettiniz?
Oldukça heyecanlandım.Tanıdıklarım,tanımadıklarım ama hepsini de kendimde gördüğüm böylesi ortamları özlemişim. Buluşmanın sevindiren yanının yanı sıra; acı ve hüzünlü yanı da vardı. Çocukluk ve gençlik arkadaşlarımı tanıyamadım. Onlar kendilerini tanıtmalarına rağmen bazı arkadaşlarımı hatırlayamadım. Duygulandım!..Bu benim suçum değil,yaşadığım zorlu süreçlerin yarattığı kötülüktür. Umarım daha sık görüşürüz ve unutulmaması için bu gerekli!..