Belge ile Rivayet Arasında Bir önceki yazıda, Rîçik'e Dair'in neden önemli bir çalışma olduğunu, yerel hafızayı kayıt altına alma bakımından taşıdığı değeri ve gelecek kuşaklara bırakılmış önemli bir kültürel miras niteliği taşıdığını ifade etmeye çalışmıştım.
Bu yazıda ise kitabın tarih bölümlerini, tarih metodolojisinin temel ilkeleri çerçevesinde değerlendirmek istiyorum. Burada paylaşacağım notlar, bir eserin eksiklerini arama veya yargılama amacı taşımamaktadır. Aksine, böylesine kıymetli bir çalışmanın, farklı bakış açılarıyla daha da zenginleşebileceği düşüncesinden hareketle kaleme alınmıştır.
Nitekim kitabın yazarı da önsözünde, çalışmasının akademik bir tarih kitabı olmadığını; daha çok sözlü hafızayı kayıt altına alma amacı taşıdığını samimiyetle ifade etmektedir. Bu yaklaşım, okuyucuya eserin hangi çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini de göstermektedir.
Yerel tarih çalışmalarında sözlü anlatılar vazgeçilmez kaynaklardır. Ancak sözlü anlatılar ile tarihsel veriler aynı şey değildir. Tarih bilimi, sözlü hafızayı büyük bir dikkatle değerlendirirken onu belge, arşiv kayıtları ve bağımsız kaynaklarla birlikte ele almayı esas kabul eder. Bu nedenle sözlü anlatılar, tarih araştırmalarının başlangıç noktası olabilir; fakat tek başına kesin tarihsel bilgi olarak değerlendirilmez.
Bu çerçevede Rîçik'e Dair'in tarih bölümlerinde dikkatimi çeken bazı kronolojik ve metodolojik hususları paylaşmak istiyorum. Bunların önemli bir kısmının, ileride yapılacak yeni araştırmalar ve ortaya çıkabilecek yeni belgeler ışığında daha da netleşeceğine inanıyorum.
Kitabın tarih bölümünde dikkat çeken ilk konu, bazı kronolojik değerlendirmelerdir.
En dikkat çekici örneklerden biri, İzol aşiretinin 10. ve 11. yüzyıllarda Horasan'dan Pir Ahmet Yesevi önderliğinde Dersim'e geldiği yönündeki anlatıdır. Oysa Ahmet Yesevi'nin yaklaşık 1093-1166 yılları arasında yaşadığı bilinmektedir. Bu nedenle 10. yüzyılda gerçekleştiği ifade edilen bir göç hareketinin Ahmet Yesevi'nin önderliğinde gerçekleşmiş olması, kronoloji açısından açıklanmaya ihtiyaç duymaktadır.
Bunun yanında Ahmet Yesevi'nin Anadolu'ya gelerek aşiretleri bizzat yerleştirdiğine ilişkin güvenilir tarihî kaynaklar da bulunmamaktadır. Bugün birçok tarihçi, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde rastlanan "Horasan'dan Ahmet Yesevi ile geldik" anlatılarını tarihsel bir kayıt olmaktan çok, toplulukların ortak kimlik hafızasını şekillendiren sözlü gelenekler olarak değerlendirmektedir.
Benzer şekilde kitapta, Alaeddin Keykubad'ın 1070'li yıllarda seyyitlere şecere verdiği yönünde bir bilgi aktarılmaktadır. Oysa I. Alaeddin Keykubad'ın yaşadığı dönem 13. yüzyıldır. Bu nedenle burada muhtemelen sözlü anlatının aktarımı sırasında ortaya çıkmış bir tarih kayması veya kronolojik bir karışıklık bulunmaktadır. Kitapta dikkat çeken bir başka husus ise bazı varsayımlardan tarihsel sonuçlara ulaşılmasıdır. Örneğin Abdülaziz Ziyareti'nin varlığından hareketle Abdülaziz'in 11 veya 12. yüzyılda yaşamış olabileceği, ardından Baba Mansur ve Kureyş Baba ile aynı dönemde bulunduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Oysa tarih metodolojisi açısından bu tür çıkarımların bağımsız belge ve kaynaklarla desteklenmesi beklenir. Menkıbelerde aynı anlatı içinde yer almaları, kişilerin mutlaka aynı dönemde yaşadıklarını göstermeyebilir. Benzer şekilde köyde bulunan en eski mezar taşının 1870 tarihli olmasından hareketle bugünkü yerleşimin yaklaşık 250 yıl önce gerçekleştiği sonucuna ulaşılması da ihtiyatla değerlendirilmesi gereken bir çıkarımdır. Daha eski mezar taşlarının zaman içinde kaybolmuş olması, farklı mezarlıkların kullanılması veya mezarların tahrip olması gibi ihtimaller göz önüne alındığında, tek başına mevcut mezar taşlarından hareketle kesin tarihlendirme yapmak güç görünmektedir.
Kitapta yer alan Cafer, İsmail ve İbrahim adlı üç kardeş anlatısı da Anadolu'nun birçok yerel tarihinde rastlanan ortak köken anlatılarından biridir. Bu tür anlatılar, çoğu zaman biyolojik bir soy ağacından ziyade ortak aidiyet duygusunu güçlendiren kültürel hafızanın önemli parçaları olarak değerlendirilir. Nitekim kitapta sonradan köye katılan farklı ailelerden de söz edilmesi, köy nüfusunun zaman içerisinde farklı katılımlarla büyüdüğünü göstermektedir. Bu nedenle üç kardeş anlatısını tarihsel bir nüfus kaydı olarak değil, sözlü kültürün kurucu anlatılarından biri olarak okumak daha isabetli görünmektedir.
Dikkat çeken bir başka nokta ise, "Aksi ispat edilmediği sürece atamızdır diyebiliriz." şeklindeki ifadedir. Bilimsel yöntemde ise esas olan, bir iddianın doğru kabul edilebilmesi için onu destekleyen kanıtların ortaya konulmasıdır. Bu nedenle tarih araştırmalarında ispat yükü, iddiayı ortaya koyan tarafa aittir.
Bütün bu değerlendirmeler, Rîçik'e Dair'in değerini azaltan hususlar olarak değil; ileride yapılabilecek yeni araştırmalar için birer değerlendirme başlığı olarak görülmelidir. Kanaatimce eserin en güçlü yönü, Rîçik'in unutulmaya yüz tutmuş kültürel hafızasını, aile anlatılarını, ziyaret geleneklerini, yer adlarını ve sözlü kültürünü kayıt altına almış olmasıdır. Bu yönüyle kitap, yalnızca bugünün değil, gelecekte yapılacak araştırmaların da önemli başvuru kaynaklarından biri olmaya adaydır.
Bir sonraki yazıda ise Rîçik'e Dair'de yer alan sözlü kültür unsurlarını, efsaneleri, menkıbeleri ve köy hafızasının oluşumuna katkı sağlayan anlatıları birlikte değerlendirmeye çalışacağız.
Editör Notu: Sitemizde yayınlanan yazılarda dile getirilen görüşler ve değerlendirmeler yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. Avrupa Dersim Riçikliler Derneği’nin kurumsal görüşünü temsil etmez.