Ah, toprağın karası! Bir bilsen
nasıl büyüttüm sokakta
avuç avuç topladığım sözcükleri.
Ah, gökyüzünün kızılı! Bir bilsen
hangi rüzgâr esti doğduğum
köye,
kim hangi
fırtınalara karıştı.
Ah… ‘küt ceketli’ erkek çocuk,
esmer tenli ateşin kızı!
Sormayın, dört duvar arası
yüreğim.
Ve ben
ve orada
isyan kuşanmış hâlimle, puşt
zulasından geçip,
amansız cendereden menzile eriştim.

Sessizliği hangi sesleniş bozuyorsa, tutkum odur benim. Hangi sıkı sarılış bozuyorsa ayrılığı, vazgeçilmezim odur. Ve hangi yolun akarı varsa, menzilim odur… Ötesinde yahut berisinde bunca kuvvetim; içinde tutulduğum havzada gelir, sarar sarmalar beni...

Bilinsin diye söylüyorum; kendi dokunulmazlıklarımı bilimin cenderesinde pişiriyorum. Kusur varsa —ki var— yıkımdan yarayı kurtarmanın yegâne yollarından biridir isyanım. Ama ben her şeyi bilemem, ön göremem kötülüğü yapanın icat ettiklerini. Nereden bilebilirdim her gün bir yıl, her yıl bir asır edeceğini? Yasak ve yasakların mermi gibi üstüme yağacağını. Kaç bilinmezler sokağında çıkışlı sonuç elde edebilirsin ki? Ne yapayım; geç kalınmışsa zamanın ayarı bozulmuş demektir. Yasakların yasak edildiği sokakta davet işlemez, alır, kuşatır! Eee... Ne olacak, kötünün hükmü varsa —ki var— puşt zulası seni içine çeker!..

Yaşanmışlıkların çoğu şeytan ipi* ile sarılı dört duvar arasında, üç tarafı denizin içinde oluştu. Dalgalar bende, boyum aştı. Olacağı buydu; müjgandan süzülen ateşten giyimli birer damla oldum. Bir heyula gibi döndüm dolaştım, nice kıtalara korku salan birer kurtuluş mihengi oldum. Korku var ya, korku, kalelerin taşlarını yontan... Bir heyula... Dünyayı dolaşan... Hâlen hiç bozulmamış, canlı durur!..

En derin uykular rüyalarla kırılır ve o kırılma geceyi unutulmaz kılar ve sonrasında da bir boğuşma hâli yaratır insanda, yeniden uyuyana kadar... Sonra karanlık güne evrilince hayatın koşuşturması başlar. Yola yolcu olunur, işe işçi ve cüsseli sokakların ziftli kaldırımlarında korumaya geçilir... Ah, o kalabalıklar, doyumsuz toprak; ben gökyüzünün mavisinden ve ateşte kavrulan topraktan isterim!..

Durakların yanında yürürken kaybolmamak için yüzleri solgun insanların, buz kesmiş kar tanelerinin, olmadı, darağacına benzeyen, akşam olunca yanıp sabah olunca sönen sokak lambalarının esnemez gövdesine sığındım. Geride nem kaldı ki, iyilik! Bundan dolayı evrenin sonsuz boşluğuna bıraktım kendimi... Her bir yıldız tanesi benim sırdaşım oldu. Hepsine tanık oldum; Güneş ateşten parçalar dağıtıyordu canlı yaşamlar için. En büyük parça hücre kadar büyük. Dünya omzumda kaldı!…

Dokunulmaz yaralarım, dilimde dökülen kırık sözcükler izbe mekânlarda oluştu. Cesaret taşımak ve iyi olmak, insan olmanın olmazsa olmazıydı. Toprağın rahminde tutsak kalmanın kutsallığı nirvanaya çıkarır. Bundandır ki en güçlü kalan iyiliğimin dallarına tutunarak kaldığım, gezdiğim ve oynadığım Riçik köyümdeki yerleri ve o güzel insanlarımızı unutmadım. Aynı yana, yola yol olanlar gibi. Bu kadar büyük vurulmuşluk içinde yaşam çıkaran oldum, yaralarımın izi görünsün diye!..

Niye bunları anlatıyorum ki? Nedeni var; yeterince bilinmeyen, yeterince duyulmayan ve yetmedi, yeterince anlaşılmayan, çığlık atanların sesine dokunulmadığından ötürü yazıyorum. Ötekileştirildiğimi manalı bakışlardan anlıyorum! Lütfen el verip kırmayın, lütfen söz vurup incitmeyin, lütfen araya itici uzak koymayın. İçten bir sesleniş yeter bana!

Fikrim, bedenim, acılarım bilim kadar ağır!.. Cendereden menzile erişirken canımın sevinç feryadını dinlemeye değerdi…

Saygıyla, sevgiyle

Not: *Şeytan ipi, Amerika'da 1874 yılında Joseph Glidden isimli bir çiftlik sahibinin ev, bahçe, arsa vb. yerlerin korunması için icat ettiği dikenli teldir. Kimi çevrelerce (kimi dinî cemaatler başta olmak üzere) karşı çıkılmış, insanlara ve hayvanlara kesici özelliğinden dolayı zarar vermesi üzerine “Şeytanın ipi” olarak adlandırılmıştır. J. Glidden bu icatla dünya zenginlerinden biri olmuş ve I. Dünya Savaşı'nda binlerce asker bu tellere dolanmış, hayatını kaybetmiştir. Şeytanın ipi, hapishanenin duvarlarının üstüne gerilmiş kesici bir koruma zırhı olarak işlev görüyor.