Bir sabah kaplıcaya gitmek için erkenden uykunun en hınzır, şafağın alaca karanlığında annem bizi gözlerimizden uyku akarken zorla kaldırdı. Yaz olsa da daha henüz gün kederinden henüz aydınlanmamıştı. Bizim büyüklerimizin daha yerler mühürlü dedikleri eskiden kalma bir lafı vardır. Bu lafı aydınlanmayan ve ağarmayan tan yeriyle doğmayan güneş için söylemişlerdi. Hava çok serin hatta soğuk olduğu için kalın kıyafetler giyinmiştik. Annem içimizi kaynamış birer bardak süt ile ısıtıp evde yapılan mayalı ekmeklerimize sürülü kaymakla karnımızı doyurdu. Yanımıza alacağımız öteberi yiyecek ve kıyafetler doldurulmuş çantalarla birlikte bizi harmanda bekleyen ve binilmesi için hazırlanan at ve eşek kervanının yakınına götürdü. Anadolu köylerinde her evin önünde şimdilerin bir halı saha büyüklüğünde bir harmanı olması mutlaka gerekliydi. Evlerin giriş kapıları da yine bu harmana açılırdı. Kocaman harmanda tüm gün sıkıntısız korkusuz eğlenirdik. Hasat zamanı toplanan ekinler bu harmanlarda toplanırdı. İlkel şekildeki gelenek ve olanaklarla halkın diliyle patoz denilen bir eski zaman el aletiyle, tahıl sap ve samandan ayıklanarak ürün elde edilirdi. Bu hararetli çalışmalarda kimi gecelerde aydınlatma olarak gaz yağına batılı bir fitille ışık sağlanıyordu. Nihayetinde kalabalık bir aile gurubuyla büyükler yaya biz çocuklarda eşyalarla yüklü dört eşekten oluşan kervana ikişer ikişer bindirilmiştik. Tam bir ağır kervan edasında şafağın suskun karanlığını heyecan, sohbet ve kendimizden emin adımlarla yırtıyorduk. Yol yaz yorgunluğuyla sanki yerdeki toprağın çakıllarını geceden kalma kiniyle arada fırlatıyordu. Biz çocukların yeri çok rahat olmasına karşın bir sure sonra eyerde oturmaktan uyuşukluktan sıkılıp yürümeye kara verdik. Dere tepe kıvrılarak giden yol nihayet bizi köyün dışına çıkardı. Artık evlerle ve insanlarla tek tük rastlaşıyorduk. Güneşte dağların ardından yüzünü bize gösterdiğinde yakaladım size dercesine kervanımızı sobeledi. Biz çocuklar neşeyle kervanın önünde arkasında gülüşüp kovalamaca oynayıp yürüyorduk. İki saatlik yolculuktan sonra kaplıcalardan yakın olan Bağin kaplıcasına varmıştık. Yüklü eşek kervanımız meşe ağaçları arasından kıvrılıp giden toprak patika yolu yamaçlardan aşağıya iniyordu. Nihayet adını yakın köyden alan kaplıcanın kıyısına geldik. Doğal kaplıca iki dağın arasında yaşam damarı gibi akıp giden Yüz yıldan fazla bir zaman diliminden beri Munzur nehrinin yamacında tesadüfen yeryüzüne fışkırmıştı. Yöre insanlarıda yaz kış demeden tabiatın nimetinden faydalanmak için buraya el atıp az biraz gayretle düzlemeler yapıp kamp kuruyordu. Dört tarafı dağlarla çevrili ve doğduğum bu yerde Munzur alabalıkları bense umutları koynumuzda büyütüyoruz. Derken bir tepeyi aştıktan sonra önümüz aniden yokuştan aşağıya doğru sanki akıntıya kapılmış akıyordu. Yol kervanımıza müsaade vererek bir arabanın ancak sığacağı toprak yoldan bizi Munzur nehrinin yakınına rehber edasıyla getirdi. Bağin kaplıcası nehirden yaklaşık beş veya yedi yüz metre yüksekteydi. Bayır aşağı dik yolumuzun bundan sonrasını yürüyerek inecektik. Düz geniş yolun burada bitmesiyle eşyalarımızı sırtlanarak daracık az güvenli bir patikadan toz toprak içinde tek sıra halinde yürümeye başladık. Patlamalar sonucu suların zaman içerisinde yer kabuğunun fay hareketlerini izleyerek çatlaklardan yeryüzüne vadideki kayalık ve çatlak kıvrımlarından yüzeye çıkmış volkanik sülfat ve klorürlü sularıydı. Kaplıcaya adım attığımızda yer yer kayalar arasında sıcak klorürlü suların her taraftan aktığını gördüm. Bu sıcak sular kayalar üstünde zamanla kendine eğimli bir yol çizerek ve kayaları aşındırarak nehir’e akıyordu. Girişte sadece tek gözlü taştan yapılmış yapı vardı ki burası kaplıcaya gelen halkın ihtiyacını karşıladığı bir yerdi. Günümüzün cafe kahvehane tarzı yiyecek ve içeceğe dair her şey olsa da çok pahalı fiyata satılıyordu. Taş yapının önü kesilen meşe dallarından yapılı bir kulübe yani hayma ile çevrilip gölgelendirilmişti. Yaz sıcağında kaplıcaya gelen halk hem bu gölgelikte çay içip dinleniyor hem de yaz sıcağında azda olsa serinlemek için kaçıyordu. Solda dağ yamacının eteğinde içerisine 8 10 kişinin sığdığı haymalar vardı. Halkın eşyalarını koyup dinlendiği on beş-yirmi adet barınak vardı. Barınaklar ince yapraklı meşe dallarından penceresiz, kapısız ilkel Afrika kabile yerlilerinin kulübelerine benziyordu. Yel estikçe yaz sıcağında kuru meşe yapraklarının hışırtısında haymalar da uyumak ve doğanın bozulmayan kokusunu içimize çekmek tarifsiz zevkti. Haymamıza bir ücret karşılığında yerleşip dinlenmeye koyulduk. Uzun bir yoldan geldiğimiz içinde çok yorulmuştuk. Şimdi sen diyeceksin ki zaten eşeğe binip geldin nasıl yoruldun. Ne o gülüyorsun çocuk? Uzun bir yolu hareketsizce oturarak gelmiş olsak yinede insan yoruluyor. Tüm uzuvlar hareketsiz kaldığından uyuşuyor. Bedenin tamamının tutulduğunu hissedersin. Bu kez de yürümeye özlem ve ihtiyaç duyarsın. Yürümeye başladığında yere sağlam basmanın kıymetini bir kez daha anlarsın. Halen sabah kahvaltısıyla duruyorduk. Annemler hemen beraberinde getirdikleri Yağlı ekmek (bazlama) ve keteleri köyde yetişen sebzelerle birlikte yıkayıp salata yaptılar sonrada buz gibi köyün yayık ayranıyla da sofrayı donattılar. Bir güzel karınlarımız doyduktan sonra sıra kaplıca suyuna girmeye geldi. Kaplıcaya bizim haymayı üç dört tane hayma geçtikten sonra varılıyordu. Kaplıcaya ikişer grup halinde kadınlar ve erkekler olarak ikişer saat ve sırayla girilip kalınıyordu. Erkek çocuklarda yine tahmini sekiz yaşına kadar anneler ve ablalarıyla girebildiği gibi kız çocukları için bu ayrıcalık yoktu. Ve beklenen an geldi babamla birlikte kaplıcaya girdik. Suyun sıcaklığı çok fazlaydı dayanmak işten bile değildi. Büyükler bile dayanamayıp kaplıca havuzunun kıyısında oturuyordu. Hele birde yerde kaynağın dibinden kayalar arasından fışkırıp çıktığı yer vardı ki bazı yaşlılar kükürtlü suyun bedenlerindeki rahatsızlık ve hastalıklarına çok iyi geldiğini bildikleri için gidip orada oturuyordu. Zaman o kadar çabuk akmıştı ki kadınların sırası gelmişti. Babam çıkalım gidip dinlenip uyuyalım. Yine geliriz demesine rağmen ben isteme istemeye kaplıcanın doğal havuzundan çıktım. Kaplıcanın önünde dik yalçın kayalıklar yükseliyordu. Yukarı bakınca başımız dolanır gibiydi. Aramızda Munzur nehri usulca balıklarını büyütmekle meşguldü. Bu arada bazı kendine güvenen ve yüzme bilen gençler yüzerek hem balık yakalıyor, hem de karşı kıyıya gidip yaban tavşan geyik avlayıp geliyorlardı. Öyle ki akşam olmuş ve sadece erkeklerin toplanıp kahvehane denen yerde çay sigara içmesiyle çeşitli kâğıt oyunları oynadıkları yerde elektrik vardı. Haymalar genellikle ya şarjlı el lambaları, ya da mumlarla aydınlatılıyordu. Gece bastırınca dağ yamaçlarında, tepelerde gezinen, yakın köylerden kaplıcaya gelip yaptıkları ayran, çökelek, yoğurt, tereyağı ve ev ekmeklerini satan köylülerin ellerindeki el fenerleri uğurböceklerini andırırcasına yanıp sönüyordu. Kaplıcada gece lüks denen ve ufak bir tüp ile aydınlatma yapılıyordu. Loş ve mistik bir güzellik katıyordu geceye. Ki buna bir de kadın ve erkek matinelerindeki sesli koro halindeki anonim türküler, uzun havalar ve ağıtlarda katılınca mükemmel bir müzik ziyafeti çıkıyordu ortaya. Ertesi gün yürüyerek Golan kaplıcasına Munzur nehir yatağını izleyerek gittik. Buradaki yol patikaydı. Islak, kaygan ve daracık olan yol çok tehlikeli olduğundan dikkatli yürüyorduk. Buradaki suyun sıcaklığı farklı ve daha çok sıcaktı. Kaplıca havuzlarında büyükler zor dayanıyorlardı. Biz çocuklar ya kenarda üzerimize su atıp ayaklarımızı daldırıyorduk. Ya da havuza girip çıkmamız bir oluyordu. Golan kaplıcasında kalacak yerimiz ve yiyeceğimiz olmadığından fazla kalamadık. Öğlene doğru tekrar Bağın kaplıcasına geldik. Acıktığımız için haymaya gidip yemekler yiyip, yaz gününde öğlen uykusu güzel olduğundan şekerleme yaptık. Nihayet ayrılma vakti gelmiş ve akşama köyümüze doğru yollanacaktık. Günün tamamını doğal kaplıca havuzunda geçirmiştim. Öyle ki tüm vücudum kızarıklar ve ağrılar içinde kalmıştı. Akşama doğru güneş batmadan kervanlarımızı yükleyip tekrar geldiğimiz yoldan dik yamaçları kaplıcadan aldığımız direnç ve enerjiyle tırmanıp yollara koyulduk. Akşam karanlığı güneşi boğduğunda uzaktan köyün ışıklarından evveli havlayan itler karşıladı bizi. Yol yorgunluğu biz çocuklarda yerini eve varmanın verdiği sevince bırakırken büyüklerle birlikte kervanından eşyaları indiriyorduk. Kısacık şamatandan sonra akşam yemeğini neşeli keyif içerisinde yedik. Bazılarımız daha yemekteyken bile gözlerinden uyku akıyordu. Sıcak olduğundan evin havadar açık olan her yerine yataklar serildi. Biz çocuklar yıldız yorgan toprak damlarda yaşıtlarımızla yan yana dizili yataklarımıza uzanıp hem gecenin gökyüzüne serptiği yıldızları izliyorduk. Hem de birbirimize masal, fıkralar anlatıyorduk. Arada bir yıldız kayıyor ve bak biri daha öldü diye çocukça üzülüyorduk. En çok parlak yıldızı seçip bu benim diye sahipleniyorduk. Bir süre sonra yavaş yavaş uyku tüm ev halkını gafil avlayınca ortalık yerini derin bir sessizliğe bırakıyordu.Tam uykunun en hınzır yerinde evin yanı başın da küçükbaş hayvanların konulduğu üstü açık ince odun dallarıyla çevrili çit(barınak) hafşalarda, ya hayvanların idrar boşaltma, öksürük, hapşırma sesiyle uyanırdım, Ya da birilerinin evin dışındaki tuvalete gitmek için şapşal şapşal yürüyüş seslerine uyanırdım. Sonrasın da sabaha çok olmasına sevinçle serinlikte üşümüş olan bedenimi örtülere sarınarak börtü böcek sesleriyle tatlı uykulara bürünürdüm. Bir sabah derin uykudayken uğutu gürültü seslerle sanki kalabalık birileri toplanmış üstüme yürüyor sandım. Öyle çok korktum ki korkudan ödüm patladı sandım. Meğerse evin çok yakınından tüm köyün sürüsü ve çobanlar erkenden geçiyordu. Duyduğum sesler ve gürültüler toz toprak içinde sanırsın resmigeçitte sürüler otlağa çıkıyordu. Tatil çok güzel olmasına rağmen çok kısa geldi bize çocuk. Nihayet ayrılık günü geldi çattı. Bir sabah biz de erkenden köyü terk ederek Elazığ’a giden dolmuşu beklemeye koyulduk. Geriye dönüp bıraktıklarıma bakınca insanın gidesi gelmiyordu. Sanki bir parçam orada bırakmış gibi göğüs kafesimde büyüyen bir ağrıyı hissediyordum. Ayaz seherde nefeslerimiz rakı sabahlıydı. Uzaktan dolmuş nazlı bir gelin edasıyla sis karanlığının içinde süzülüyordu. Dolmuş bizi almak için durduğunda babam eşya dolu valizlerimizi dolmuşun üstünde ince demirden profilden yapılmış bagaja yerleştirip sıkıca bağladı. Dolmuş sansımıza boştu, ya da erken olduğu için ilk biz binmiştik. Gelişi güzel istediğimiz yerlere oturduk. Babam da selam verip hemşerisi olan bu tanımadığı şoförle sohbet için ön tarafa oturdu. Sarıya çalan ıslak ışığıyla henüz doğmamış olan güneşi müjdelercesine dolmuş homurtuyla karanlığa sıkılan mermi gibi fırladı. Geride boynu buruk kalan yaşlı anneanneme, halama ve kuzenlerime buruk yüreğimden aldığım ödünç sevgiyle el salladım. Bir süre sonra köyü geride bırakıp dağ bayır aşarak toprak ve tozlu yolda ilerliyorduk. Yarım saat sonra yol üstünde başka bir dağ köyünde durduk. Yolcular çok kalabalık olduğundan annemin yanına gelip oturdum. Dolmuş başka yolcuları bekletmemek için hareket ettiğinde saat dokuza geliyordu. Dolmuşta birileri sesli konuşuyor,, kimileri de uyuyordu. Başka bir köye varışımız yarım saati bulmuştu. Burada da üç beş yolcu vardı. Şoför arabayı durdurup kontağı kapattıktan sonra inip yolcuların bagajlarını dolmuşun üstüne bizimkilerin yanına yerleştirip tekrardan sicim iplerle bağladı. Şimdi sarı kız dolmuşumuzda oturacak yer kalmamıştı hatta bir genç abide ayakta kalmıştı. Elazığ’a bir saatlik yolumuzun kaldığını gencin isterse ayakta gelebileceğini şoför ağabey söylemişti. Ayaktaki yolcumuzu alarak Seyitli köprüsünü geçerken o tertemiz mavi Murat suyuna arabanın camından hayretle baka kaldım.