Her şey bir kuşağın sessizce susuşuyla başladı aslında. Çocukluğuma dair en net hatıralardan biri, nenemin tek kelime Türkçe bilmeyişiydi. Dünyayı, acıyı, sevgiyi, masalları sadece kendi ana dilinde, Kürtçe anlatırdı. Annem ve babam ise tam bir köprü kuşağıydı; hem Türkçeyi bilirlerdi hem Kürtçeyi. Bizler ise o köprünün tam ortasında kaldık; Kürtçeyi anlayan ama bir türlü dili dönüp konuşamayan o mahcup nesil olduk. Ve ne yazık ki, bizim çocuklarımız o güzel dilin sesine tamamen yabancı, onu hiç bilmeyen bir nesil olarak büyüyor gözümüzün önünde. Dört kuşakta yaşanan bu keskin kopuş, sadece kişisel bir aile tarihi değil; koca bir halkın hafızasının, kültürünün sessizce parmaklarımızın arasından kayıp gidişinin hikayesidir.
Siyasi haritalar ne derse desin, bir gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek gerekir: Kendisine ait resmi mekanizmaları, koruyucu bir devleti olmayan halkların ana dilleri, rüzgara karşı açan çiçekler gibidir ve korunması, yaşatılması çok daha büyük bir emek ister. Çünkü dil, sadece kelimelerden ibaret bir iletişim aracı değildir. Edebiyat dille var olur, kültür dille taşınır, halk dille nefes alır, bir millet dille varlığını sürdürür. Dil, bir halkı halk yapan en önemli, en hayati unsurdur.
Peki, ne oldu da bu köklü coğrafyanın bağrından çıkan bizler, bugün dilimizi çocuklarımıza aktaramaz hale geldik? Bu bir tesadüf değil, zamana yayılmış ve başarıyla uygulanmış bütüncül bir asimilasyon politikasının sonucudur. Modernleşme, şehirlere göç, eğitim sisteminin tek tipleştirici yapısı ve en önemlisi "makbul vatandaş" olma çabasıyla ana dilin kamusal alandan, sokaktan ve en nihayetinde evlerin içinden koparılması, bu dil kırılmasının en etkili metotlarıydı. Önce dilin değersiz olduğu, "ilerlemeye engel" olduğu fikri bilinçaltımıza işlendi. Sonra "çocuklarımız okulda zorlanmasın" kaygısıyla evlerde Kürtçe konuşulmaz oldu. Sonuç olarak nenemin sadece Kürtçe atan kalbi, bugün çocuklarımda tamamen sessizliğe büründü.
Ancak diz dövmek ve geçmişe hayıflanmak artık bize bir şey kazandırmıyor. Dilimiz asimilasyon kıskacında can çekişirken, bu gidişatı tersine çevirmek yine bizim elimizdedir. Bu dakikadan sonra asimilasyonun başladığı yer olan evlerimizi yeniden birer dil mekanına dönüştürmek zorundayız. Çocuklarımızla konuşurken, en azından günlük pratiklerde ve kelimeler bazında da olsa Kürtçeyi hayatımıza sokmalı, onların kulaklarını bu sese aşina kılmalıyız. Yeni neslin ekran çağında büyüdüğünü gerçeğini kabul ederek dijital dünyayı, Kürtçe çocuk şarkılarını, çizgi filmleri ve masal seslendirmelerini evlerimizde görünür kılmalıyız. Eksik ya da yetersiz bulsak da okullardaki seçmeli ders haklarını yakından takip etmeli, çocuklarımızı bu derslere kaydetmekten çekinmeyerek yasal alanları genişletmeliyiz. Kurduğumuz tüm dijital platformları, dernek sitelerini ve yayınları sadece gündelik paylaşımlar için değil, küçük dil köşeleri, yaşlılarımızın anlattığı eski masalların ses kayıtları ve kelime sözlükleriyle birer dijital hafıza merkezine dönüştürmeliyiz.
Unutmayalım ki, bir dili kaybetmek sadece kelimeleri kaybetmek değildir; dünyaya bakış açısını, bir halkın bin yıllık neşesini, kederini ve bilgeliğini kaybetmektir. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras, sadece maddi imkanlar değil, kimliklerini gururla taşıyacakları o asil ana dildir. Büyüklerimizin dilindeki o kadim duaları yarınlara taşımaya gücümüz yeter; yeter ki biz susmayalım, yeter ki biz konuşalım.
Eksilen Dilimiz, Çoğalan Sorumluluğumuz
22 Mayıs 2026, 21:05