Yazın sıcaklarının yavaş yavaş yerini serinliğe bıraktığı, doğanın renk değiştirmeye hazırlandığı bir ay… Bir yanıyla hasat zamanı, bir yanıyla yeni başlangıçların habercisi. Belki de insanın dönüp kendi hayatına, geçmişine ve geleceğine bakması için güzel bir fırsat.
Dünyanın birçok yerinde savaşlar, gözyaşları, yoksulluk ve ayrımcılık yaşanıyor. İnsanlar ekonomik sıkıntılarla mücadele ederken doğa da kuraklık, iklim değişikliği ve çevre sorunlarıyla bize önemli uyarılar gönderiyor. Böyle bir dönemde farklılıklarımızı birbirimize karşı kullanmak yerine, birbirimizi anlamaya daha fazla ihtiyacımız var.
Kürt olmak, Alevi olmak, Dersimli olmak, Riçikli olmak veya başka bir kimliğe sahip olmak; insanın diğerinden üstün ya da aşağı olduğu anlamına gelmez. Önemli olan, kendi kimliğimizi ve değerlerimizi korurken başkasının inancına, kültürüne, düşüncesine ve yaşam biçimine de saygı gösterebilmektir.
Bizim kuşağın önemli sorumluluklarından biri de geçmişten aldığımız değerleri geleceğe aktarabilmektir. Köylerimizin isimlerini, ocaklarımızı, deyişlerimizi, dilimizi, masallarımızı, geleneklerimizi ve Dersim’in hafızasını yaşatmak yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Çünkü unutulan her kelime, kaybolan her gelenek ve kuruyan her dere, geleceğe bırakabileceğimiz bir parçanın eksilmesi demektir.
Bu nedenle geçmişi yalnızca özlemle hatırlamak yetmez; onu anlamak, ders çıkarmak ve geleceğe taşımak gerekir.
Eylül bize belki de bunu hatırlatıyor.
Hayat devam ediyor; mevsimler değişiyor, insanlar yaşlanıyor, çocuklar büyüyor. Geçmiş ile gelecek arasındaki köprüleri ayakta tutmak ise bizim elimizde. Bir toplumun hafızası yalnızca kitaplarda bulunmaz. Büyüklerin anlattığı bir hikâyede, bir deyişte, bir türküde, bir köy adında, bir ocak geleneğinde, bir mezarın başında, bir dağın yamacında ve bir derenin sesinde de yaşar.
Doğa da bu hafızanın önemli bir parçasıdır.
Dağlarımız, derelerimiz, yaylalarımız ve ormanlarımız yalnızca üzerinde yaşadığımız topraklar değildir. Onlar geçmişimizin tanıkları, çocukluğumuzun hatıraları ve geleceğe bırakacağımız mirastır. Kuruyan her dere, yok olan her orman ve kirlenen her su, aslında geleceğimizden eksilen bir parçadır.
Bir başka önemli konu ise barış…
Eylül aynı zamanda 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü hatırladığımız bir ay.
Savaşların, çatışmaların, ayrımcılığın ve nefret dilinin dünyamızda hâlâ can yakıyor olması, barışın değerini bir kez daha hatırlatıyor. Böyle bir dönemde farklılıklarımızı birbirimize karşı kullanmak yerine, birlikte yaşamayı ve birbirimizi anlamayı seçmeliyiz.
BARIŞ YALNIZCA SİLAHLARIN SUSMASI DEĞİLDİR.
Barış; insanların kimliği, kültürü, inancı ve düşüncesi nedeniyle ötekileştirilmediği; herkesin eşit ve özgür yaşayabildiği bir hayat demektir. Bir çocuğun korkmadan büyüyebilmesi, yaşlıların huzur içinde yaşayabilmesi ve farklı düşünen insanların birbirini düşman olarak görmemesi demektir.
Barış önce insanın kendi içinde başlar; sonra ailesine, komşusuna, köyüne, toplumuna ve dünyaya yayılır.
Dünyayla, insanla ve doğayla barışık; geçmişiyle yüzleşebilen ve geleceğe umutla bakabilen bir anlayışa her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
Eylül biraz da bunun ayı olsun.
Geçmişimizi hatırlayalım ama geçmişte kalmayalım. Dersim’in, Kürtlerin ve Alevilerin kültürel hafızasını yaşatalım; bunu yaparken başka kimliklere ve inançlara saygıyı da elden bırakmayalım. Çocuklarımıza yalnızca yaşadığımız günleri değil, nereden geldiğimizi de anlatalım.
Çünkü geçmişini bilen toplumlar, geleceğini daha sağlam kurabilir.
Dünyaya barışık, insanla barışık, doğayla barışık ve geleceğe umutla bakan bir yaşam dileğiyle…
Not: Haydar Kutan’ın ölümüne üzüldüm.
Devr-i Daim Olsun.