Hayat ‘azmış’ zamanın içinde ne zor sevgilim. Mutlu olmanın zorlu yolunu örme uğraşı içindeyken,insana soylu olmayı öğretmeye çalıştık. Gam taşımaya başladığımız andan itibaren emeğin kıymetini duyurmaya çalıştık. Yaptıklarımızda hiçbir gül solmadı, hiçbir çiçek tomurcuğunu kaybetmedi, hiçbir çocuk, hiçbir kadın, hiç bir sevgili ağlamadı!..Ama işte...sonrasıydı, hayat korumadı bizi. Gözyaşlarımız akarlı yıllara sayıldı ve doğaya kendi ıslaklığında çiçekli elbiseler giydirmek için insanlığa yalvardık.

Kötülüğün varlığına muhtaç olmadan birlikte sevgili gibi yaşamak en güzelidir. Çağlayan ırmakların akışında yükümüzü boşaltan zamanın omuzlarına oturmak kötülüğün kirinden arınmak içindi. Israrım bundandı,öyle değil miydi sevgilim? Bizim acılarımız tekil değil çoğuldur. Senin, yoksulun,emeğin icatçısı,yani bilcümlenin çektiği ağrılar,benim yüreğime çekiç darbeleri gibi iner. Yalnızlığımızın birleştiği ve çoğaldığı bir deltadır acılarımız. Bundandır kesilmeye çalışılan ağaçlara kilitlenmiş Gezi’ye,azade mısralar yazdım ateş tadında.Ve içine bütün sevgili olanlara gökyüzünde indirdiğim adil bir dünya yerleştirdim. Hani var ya,dikenine kıyamadığım renk renk iri güller!..

İstemediğimiz sessizlikler var yalnız ve tutuklu. Benim böyle anlarda bedenimi,fikri gücümü kalabalıkların iyilik dikenine batırmak alışkanlığım var,huzuru yakalamak için!.. Yıldızların bizi seyre kaldığı ekside kalan devran gibi...İçimizdeki közü alevlendiren de o berrak su gibi duruşuydu yıldızların.Yüksek duvarları ve tel örgüleri aşan zarif ve narin ışıklarıyla ve direnme ve var olma zırhını sağlayan da yine o önde yürüyen yıldızlardı. Hepsi özgürlük gibi dolardı hücreme…

Bir dönem böyle geçti,acıtmıştı yüreğimi bütün yaşanan acılar.Bir yaprak gibi sabah rüzgarlarında sallanarak gülüşüp kaldığım yerlerde,notalara emdirilmiş müziğin ahenkli ve özlem dolu sesler ile uyuyordum... Hayat her günün doğumu sonrası,evin balkonunda,sokak başlarında beklemenin inceliğini gösterirken,ben ağır ve yaralı hüzünlerden yaşam çıkarma mücadelesi içindeydim. Meydanları saran o sarmaşlı telaş içinde saçlarına tutunarak günleri sayarken,Tomalara karşı isyanın nefesime bir yudum su olduğunu hatırlarım,unutamam.Ve hatırladıkça o vazgeçilmez akşamları,ışığı kapatılan hücremin katlarında içimi acılarla hemhal olmuş direniş kaplıyordu.

Kader değil bunlar,cebrin kötüler tarafından kullanılmasıdır...Ben kendim için değil,insanlık için ağladım,yol gözleyişim,gün sayışım bundandı. Derim ki,acılar nereye değerse orası acır ve mutlaka konuşur ve iyilik isyan etmek zorundadır.

Yanlış ve sahteliğin,bencilliğin olduğu her yerde doğru bir hayatı yaşamak neredeyse imkansız. Geri döndürülemez zamanın içine yerleşen kötülük,yanlışların ısrarla sürdürülmesi ve aynı ısrarlılıkla zarar verme alışkanlığını kesintisiz sürdürmek istenmesinin oldukça sorunlu olduğunu anladım,ama kayıplarımızın çok olmasını önleyemedim.Hayatımız hep çatallaşarak yoğun kapışmalarla geçti.İkiyüzlülük,metalara aşırı bağımlılık ve her türden hastalığın bünyeyi esir alacağı kaçınılmaz bir durumdur.Yaratılan korkuların,trajedi ve ironinin yayılıp sarmaladığı bu koşullarda;özgürlük,aşk,sevgi,saygı ve güven verici ortamlarının yok edilip insanı acı bir yalnızlıkla başbaşa bırakanların varlıklarını varlık içinde sürdürdüklerini biliyorum.Tüm beşeri deneyim kendisini önümüze sergilerken,söylenenlerin dışında eksik kalan ve söylenmeyen sözlerimin olduğunu da belirteyim.Bizi kendi dilimizle aydınlattığını beyan edenlerin doğru olmayan çoklu söylemlerden öte bir karşılığı olmadığını her kesim tarafından anlaşılmıştır.İnsan doğarken hıçkırıklarla ve çıplak ve habersiz herşeyden,ama sonra o masumiyeti taşımak hayatın yarınları için önemli ve değerlidir... Gök kubbenin altında Hayat korusun bizi!..