Üstüme yıkılmış gecelerin kara kuytusu
Anlatılması zor
İnce sessizlikleri sığdıramam sayfalara
Şifresi sükut’tur!..
Bilmem anlatabilir miyim uçan kuşa, rüzgâra, bulutlara; olmadı yağmurlara ve yine olmadı gökyüzünün maviliğine, zarafeti büyük toprağa; olmadıysa dikenli güle; yok yok, denizin gülümseyen dalgalarına; olmadıysa yine dağlara ve gerdanlık gibi yayılmış bizim tepelere!..
Sükûttur; güneşte ısıtsam can mı dayanır? Fikri esirlikte dünyayı seyre dalsam anlaşılır mıyım? Canıma acılar yüklendiğinde celladın çırpınışlarını anlatsam, şifre buyurmuş erk ne der?
Her bakışım ateş gibi fışkırır, saçar ele güne kıvılcım kıvılcım... Ne darlaştırılmış mahallenin çıkmaz sokağına sığar ne de çıkılmaz dipsiz kuyunun hükmünde kalır... Huzurumda yalnızlık çoktan yenildi, sükût menzilde geleceğe kuşanıyor!..
Ey... ahali; haydin uzatın ellerinizi, dünyayı kucaklayan kollarınızı aşırtın omzumdan. Tenimin usaresi aksın, tutuşsun yer gök, engel tanımaz özgürlüğün sınırsız fırtınalarına karışsın. Konuşturun cümle cihanı, kenetlensin insanı yaratan emek.
Eee... de haydin; sızı çekmeyin, endişe etmeyin ne olur. Ağlamak neyinize gerek? Hüzün ve acı dolu zamanları bakışlarınıza yüklemeyin. Azat edin sizi prangalayan seneleri, bırakın gelsin; kör karanlığın hükmü yok. Ben onu ağız dolusu ince seslenişimle, kahkahalı gülümsememle ve yetmedi, bir manalı bakış ile utandırır, had bildiririm!.. Haydin ama kör zamana karşı birleşelim; ışık bizimle, yol açık!..
Sizler de bilirsiniz, bizim memleket havzasında, yani Riçik köyümüzde, çocukluğumuzda kalma bir hatırlanış; çoklu çığlıklar yükselir şafak sökmeden önce, gecenin en karanlık anında. Gönül cana kıyana feryat eder, kelimeler donmuş kalır. Nasıl anlatmalı, nasıl kâğıda mısraları dizmeliyim? O kadar çok yaşanmışlık var ki... Hayatın vazgeçilmez kapışması içinde durmadan koşmak ve şimdilerde de yazmak, yine koşmak ne harikulade bir durum!..
Yaşamı ördüğümüz mekânlarda herkes bir gün yok olacak, geri dönüşü olmayan diyarlara doğru çekilecek. Kemirilmiş ve kırılmış eskimişlerimizin değersizleştiği, unutulmuşlar arasına atılmışız gibi. Ama yok, hiç de öyle değil;
Bizim de içinde yer aldığımız kimileri, yaptıkları iyiliklerle, yarattığı eserlerle sohbetlere konu olacaklar.
Kimileri servetinin kuvvetiyle ettiği zulüm ile övünse de, günü dolduğunda yenilecek ve yoksul kalabalıkların içinde rüsva olacak.
Kimileri de çıkarları için olmadık kötülükleri yapmayı ve kötülüklerin yapılmasına ortak olmayı zihninde ve avuçlarında toplayacak, yeryüzünün cehenneminde ikamete devam edecekler...
Onurlu olmak ve alnı açık, başı dik durmak benimsenmiş bir ilke olmalıdır. Her renkten fırtınalara maruz kalınsa da, bulutların arasında çıkan şimşeklerin vuruşu altında, yağmurdan, kardan, soğuktan, sıcaktan aşılmaz bir kaya gibi, çelikten bir iradeye sahip olmak!.. Paylaşmak ve dayanışmada bulunmak, hesapsız ilişkiler içinde olmak ne de hoş, ne de doğru, ne güzel... Kuş koysalar yolumuza, uçan kelebeğin kanatlarına yüklenmiş çocuk masumiyetini kaybetmesek ne de hoş, ne de doğru, ne güzel!..
Ben ince sessizlikler içinde haykırdım hep. Kaygılarım bana ait değildi, bana dayatıldı. Topladım eski zaman yaşanmışlıklarımı, "Karanlığın kavgaya daveti kabulümdür." deyip aşılmaz denen yolları aşındırdım. Durduğum duraklarda gölgeler birer keskin bıçağa dönüştü. Ve ben o günden sonra gecelerin matemini, ateşten gömlekler giydirilen gökkubbenin yıldızlarını yüreğimde taşıdım. Çatlamış toprağın susuzluğuna damla oldum. Işıklar topladım avuç avuç ve ben insanları, insan olanı sevdim.
Kara kehribar sabrına sığındım, çatladım, kırıldım ama hücre hücre dalgalanan ve kıyıları vuran ışık sönmedi. Kötülükle giydirilmiş zor zamanı ittim, gölgemi uzattım üstüne, ovaya yaydım... İçimdeki ateşin yumruklanmış közünü korur kaldım. Bir de hiç bitmeyen küçük dalgaların gülüşüne, ak köpüklerine dâhil oldum. İyilik hep benimleydi!..
Geç kaldığım da oldu, biliyorum. Maziye takılınca olmadık şeyler yaşadım. Akbabalar dilimden düşen sözcüklere dadandılar. Vurulmuşum, dilim damağım can yakan yaralarla doldu. Çok kez düştüm, kalktım, yeniden düştüm, yaralarım kabuk bağlasın diye canlı tuttum... Ama bir şeyi itiraf ediyorum; ben diz çökmeyi hiç yanıma almadım. Her koşulda geçmişin yanlışlarından arınıp geleceğin doğrularıyla kalmayı tercih ettim. Ateşin ince sessizliğinde yoğrulmuş toprak, yeni kırılmalara barikat olmaya hazırlanıyordu. Fay hattı patlayınca şifre çözüldü, sükût dahli ile olana ses kattı!..
Not: Kara kehribar, Erzurum'un yerel dilinde Oltu taşına denir.