Son günlerde Millî Eğitim Bakanlığı’nın Halk Eğitimi Merkezleri bünyesinde çocuklara ve yetişkinlere yönelik hazırladığı Alevi-Bektaşi inancı ve kültürüne ilişkin kurs modülleri gündemde. Bakanlık tarafından yapılan açıklamalara göre 13 yaş üzerindeki vatandaşlar için Alevilik ve Bektaşiliğin temel esaslarından yol erkâna, Alevi-Bektaşi tarihinden ocaklara, edebiyattan müziğe kadar uzanan sekiz ayrı modül hazırlanmış durumda. Çocuklar için de edebiyat, sanat, semah, değerler, dostluk ve gönül bağı gibi başlıklar öngörülüyor.

İlk bakışta bu gelişmeyi olumlu karşılamak mümkün. Çünkü bir inancın, kültürün, edebiyatın ve müziğin genç kuşaklara aktarılması elbette önemlidir. Hele ki yıllarca yok sayılmış, yanlış tanıtılmış veya yalnızca dışarıdan tanımlanmaya çalışılmış bir inanç söz konusuysa, Alevi-Bektaşi kültürünün görünür hâle gelmesini istemek son derece anlaşılır bir taleptir.

Ancak tam da burada durup şu soruyu sormamız gerekiyor:

Aleviliğin tanınması başka şeydir, devlet tarafından tanımlanması başka şey.

Benim asıl kaygım da tam olarak burada başlıyor.

Alevilik yüzyıllar boyunca yalnızca kitaplarda yazılı bir bilgi olarak değil; ocaklarıyla, pirleriyle, dedeleriyle, cemleriyle, erkânıyla, nefesleriyle, deyişleriyle ve kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü kültürüyle varlığını sürdürmüş bir yol ve inanç geleneğidir.

Bu nedenle Aleviliği yalnızca bir “eğitim modülü” hâline getirmek, beraberinde çok önemli bir soruyu getiriyor: Bu eğitimin içeriğini kim belirleyecek?

Devlet mi?

Bakanlık bürokrasisi mi?

Akademisyenler mi?

Yoksa Alevi toplumunun kendi kurumları, ocakları, dedeleri, pirleri ve bu yolun yaşayan hafızası mı?

Bence asıl tartışmamız gereken mesele budur.

Çünkü Alevi toplumunun yıllardır dile getirdiği talepler yalnızca Alevilik hakkında kurs açılması değildi. Mesele çok daha derin ve köklüydü.

Zorunlu din derslerinin kaldırılması…

Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması…

Alevi inancının devlet tarafından şekillendirilmemesi…

İnanç özgürlüğünün güvence altına alınması…

Ve en önemlisi, Alevilerin kendi inançlarını kendi kurumları ve kendi inanç önderleri aracılığıyla özgürce yaşatabilmesi…

Bugün ise devlet, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aracılığıyla Alevilik alanında doğrudan kurumsal bir yapı oluşturmuş durumda. Bu Başkanlığın görevleri arasında Alevi-Bektaşi inancına ilişkin araştırmalar yapmak, yayın ve eğitim faaliyetleri yürütmek ve bu alandaki çalışmaları desteklemek de bulunuyor.

Şimdi buna bir de Millî Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan kurs programlarını eklediğimizde, ister istemez şu soruyu sormak gerekiyor:

Devlet Aleviliği tanıyor mu, yoksa Aleviliği kendi kurumsal yapısı içerisinde yeniden tanımlamaya mı başlıyor?

Bu ikisi arasında çok büyük bir fark var.

Devletin görevi Aleviliğin ne olduğuna karar vermek değildir. Devletin görevi, Alevilerin kendi inançlarını özgürce yaşayabilmelerinin önündeki engelleri kaldırmaktır.

Elbette bir Alevi çocuğunun kendi tarihini öğrenmesini isterim.

Hacı Bektaş Veli’yi, Pir Sultan Abdal’ı, Şah Hatayi’yi, Nesimi’yi, Kul Himmet’i, Âşık Veysel’i tanımasını isterim.

Deyişlerini, nefeslerini, semahlarını bilmesini isterim.

Ocak kültürünü, cem erkânını, dayanışmayı, paylaşmayı, rızalığı ve insanı merkeze alan anlayışı öğrenmesini isterim.

Fakat bütün bunların devletin belirlediği bir müfredat üzerinden, devletin çizdiği sınırlar içerisinde öğretilmesi konusunda ciddi soru işaretlerim var.

Çünkü Alevilik, yalnızca öğrenilecek bir ders değildir.

Alevilik aynı zamanda yaşanan bir yoldur.

Bir Alevi çocuğu Aleviliği yalnızca bir sınıfta öğrenmez. Dededen dinler, nineden öğrenir, cemden görür, lokmada paylaşır, deyişten hisseder, semahta yaşar. Evde, ocakta, cemevinde, köyde, mahallede ve toplumun kendi hafızasında öğrenir.

Bu nedenle Alevi-Bektaşi kültürünün gelecek kuşaklara aktarılması konusunda devletin yapabileceği en değerli şey, Alevilerin kendi kurumlarını güçlendirmek ve önlerindeki engelleri kaldırmaktır.

Devlet destek verebilir.

Kültürel çalışmaların önünü açabilir.

Cemevlerinin ihtiyaçlarını karşılayabilir.

Alevi tarihi ve kültürü üzerine akademik çalışmaların yapılmasını destekleyebilir.

Gençlerin kendi kültürleriyle buluşmasını kolaylaştırabilir.

Ama inancın kendisini tarif eden, sınırlarını belirleyen ve “doğru Alevilik” konusunda belirleyici olan makam hâline gelmemelidir.

Çünkü bunun sonu, iyi niyetle başlasa bile, zaman içerisinde Aleviliğin devlet eliyle standartlaştırılması tehlikesini beraberinde getirebilir.

Bugün “kültürü yaşatıyoruz” denilen bir uygulama, yarın “Alevilik budur” diyen resmî bir anlayışa dönüşebilir.

Bugün devlet tarafından desteklenen bir eğitim programı, yarın devletin uygun gördüğü Alevilik biçiminin dışındaki yorumların görünmez hâle gelmesine yol açabilir.

İşte benim çekincem tam olarak budur.

Aleviliğin yıllarca karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan biri zaten başkalarının Aleviliği tanımlamaya çalışması değil miydi?

Öyleyse bugün aynı şeyi farklı bir yöntemle yeniden yaşamamalıyız.

Aleviler elbette kendi çocuklarının kendi inançlarını ve kültürlerini öğrenmesini istiyor.

Ama bunun yolu Aleviliği devletleştirmekten değil, Alevilerin kendi iradesini güçlendirmekten geçiyor.

Dede, pir, ana, zakir ve diğer inanç önderlerinin devletin belirlediği bir sistem içerisinde görev alan kişiler hâline gelmesi yerine, onların kendi toplumsal ve inançsal konumlarının korunması gerektiğine inanıyorum.

Çünkü bir inanç önderinin gücü devletin verdiği unvandan değil, toplumun ona duyduğu güvenden ve bağlılıktan gelir.

Aleviliğin geleceği de devletin hazırladığı kaç modülden oluştuğuyla değil, gençlerin bu yolu ne kadar sahiplendiğiyle belirlenecektir.

Bugün Alevi gençleri arasında ciddi bir kültürel kopuş yaşanıyorsa, çözüm yalnızca yeni ders programları hazırlamak değildir. Çözüm; gençleri cemevleriyle, ocaklarla, dedelerle, zakirlerle, deyişlerle, cemlerle ve kendi tarihleriyle yeniden buluşturabilmektir.

Bu nedenle meseleye ne tamamen “iyi bir gelişme” diyerek alkışlayarak ne de Alevi kültürünün görünür hâle gelmesini bütünüyle reddederek yaklaşmalıyız.

Asıl mesele şudur:

Aleviliğin görünür olması başka, Aleviliğin devlet tarafından tanımlanması başkadır.

Ben Aleviliğin görünür olmasını, çocuklarımızın kendi kültürünü öğrenmesini, gençlerimizin kendi tarihini bilmesini isterim.

Ama Aleviliğin devletin sınırları içerisinde tarif edilmesini istemem.

Çünkü Alevilik devletin lütfuyla ortaya çıkmış bir inanç değildir.

Yüzyıllardır bu topraklarda, bütün baskılara, yasaklara ve yok sayılmalara rağmen kendi yolunu koruyarak varlığını sürdüren bir inanç ve kültürdür.

Bugün yapılması gereken, Aleviliği devletin kalıplarına sığdırmak değil; Alevilerin kendi inançlarını özgürce yaşayabilecekleri demokratik ve eşitlikçi bir ortamı yaratmaktır.

Devlet Aleviliğe bir biçim vermemeli.

Alevilerin kendi biçimini özgürce yaşayabilmesinin güvencesi olmalıdır.

Çünkü Aleviliğin geleceğini belirleyecek olan devletin hazırladığı müfredat değil, bu yolu yaşatan insanların iradesidir.

Ve bu irade, Aleviliğin yüzyıllardır olduğu gibi yine kendi hafızasıyla, kendi erkânıyla, kendi değerleriyle ve kendi özgür iradesiyle geleceğe taşınmalıdır.