Önder Elaldı
Alman Etnolog Peter Bumke,1974-1978 yılları arasında Dersim'in Mazgirt ilçesine bağlı Riçik ve Mankerek köylerinde saha çalışmaları yaptı. Bu süreçte aldığı kayıtlar, çektiği fotoğraflar ve kaleme aldığı makaleler, bölgenin tarihine bugün de ışık tutmaya devam ediyor. Özellikle Dersim'de kendine has tarzıyla bilinen dengbêj Momê Kule’nin kilamları ile çok sayıda Çirok (hikayeyi) kayıt altına alması, bölgenin sözlü tarih mirasını geleceğe taşıyan en önemli adımlardan biri oldu.
Bumke, 70'li yılların başında Berlin Hür Üniversitesi’nde genç bir asistandı. Aralarında öğrencilerin de olduğu bir araştırma grubuyla, Almanya'ya göçün sosyo-ekonomik nedenlerini araştırmak için Dersim'e gelmişti. Riçik'i tercih etme sebebi, gruptaki bir öğrencinin bu köyle akrabalık bağlarının bulunmasıydı. Ayrıca Dersim'in o dönem akademik olarak neredeyse hiç incelenmemiş bir bölge olması da bu tercihte büyük rol oynadı.
Köydeki ilk günlerinde, gençlerin hararetli politik tartışmaları ile yaşlıların anlattığı eski hikayeler dikkatini çekti. Bu güçlü kültürel atmosferden çok etkilendi ve sonraki yıllarda tek başına bölgeye tekrar geri döndü. Ancak taşrada yabancı olmak kolay değildi; köylüler onu çok sevselerde zamanla köyde onun "ajan" olduğu ya da "Ermeni altınları aradığı" yönünde dedikodular yayıldı. İlk temas kurduğu kişiler arasında köy muhtarı, değirmenci Fikri, Söbek’ten Düzgün Cevahir, Mankerek’ten İmam Rıza ve Zilfi Sefer de vardı. Araştırmalarına ilk olarak Riçik'te başlasa da sonrasında çalışmanın merkezini daha küçük bir köy olan Mankerek'e kaydırdı. Burada da çok sayıda fotoğraf ve kayıtlar aldı.
Bugün 81 yaşında olan Peter Bumke'nin o döneme ait hafızası hala çok taze. Aradan geçen 52 yılın ardından, Mazgirt bölgesini neden “Dersim’in geri kalanına kıyasla bir sınır ve köprü alanı” olarak tanımladığını kendisinden dinledik.
Bu röportajda; Peter Bumke, 1970’lerdeki gözlemlerini, bölgenin dil, kültür ve inanç yapısını, 1938 Tertelesi’nin hafızalardaki yerini ve devletin asimilasyon politikaları sonucunda Dersim'in geçirdiği dönüşüme ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Riçik’e ilk gelişinize dönmek istiyorum. 1974 yılında Riçik’e yaptığınız ilk ziyaretin arka planı nedir, neden Dersim'in diğer yerleri değil de Riçik'i tercih ettiniz?

1974’te Ricik’teki ilk kalışım, sonraki yıllardaki tüm kalışlardan farklıydı; çünkü 1974’te bir öğrenci grubuyla birlikteydim. O dönemde Berlin Hür Üniversitesi’nde (FU Berlin) etnoloji alanında bilimsel asistan olarak çalışıyordum ve benzer öğrenci gruplarını Maraş, Kastamonu, Kayseri ve Sivas’a da göndermiştim. Ortak görevimiz, emek göçünün ortaya çıkış koşullarını incelemekti. O dönemde Türkçemiz yeterince iyi olmadığı için Berlin’den Türkiye’den öğrencileri de yanımıza alıyorduk. Grubumdaki öğrenci Mehmet Demir Kürt’tü ve görünüşe göre Ricik’te uzak akrabaları vardı. Böylece Temmuz ve Ağustos 1974’te dört kişi olarak hane yapısını ve akrabalık ilişkilerini, toprak mülkiyetini, kira ilişkilerini, tohum miktarlarını ve verimleri ayrıntılı biçimde yazdık. Bunun hakkında daha sonra bir makale yazdım; bu makale yakın zamanda Türkçeye de çevrildi.
(2021 - Bumke, Peter J.: Geçitveren/Ricik: Bir Doğu Anadolu Köyünün Ekonomik Durumu (1974), In: Şükrü Aslan & Filiz Çelik (Hg.), Mazgirt., İstanbul: Ütopya Yayınları, s. 216–230.)
Biz böylece çok sayıda genç erkeğin neden göç ettiğini anlamış olduk. Ancak bunun yanında, bir bakıma yan gözle ve dolaylı biçimde fark ettiğim şey şuydu: gençlerin hararetli politik tartışmalarında ve yaşlıların anlattığı çok sayıdaki hikâyede çok özel bir kültürel atmosfer kendini ifade ediyordu. Bu yüzden ertesi yıl yeniden tek başıma gelmeye karar verdim ve bunun için Mankerek ile daha küçük ve daha denetlenebilir bir köy seçtim, ancak tüm bu yıllar boyunca tekrar tekrar Riçik’e de geldim.
Riçik ve çevre köyleri ziyaretleriniz siz de nasıl izlenimler ve duygular bıraktı?

70’li yıllarda Dersim köylerinde hayatımın en yoğun dönemlerinden birini geçirdim. Duygularımız her zaman değişkendir ama bu durumda yelpaze özellikle genişti: Köydeki zamanımı çoğunlukla heyecan verici bir sınav/deneyim olarak yaşadım; pek çok insanın misafirperverliği sayesinde kendimi çok hoş karşılanmış hissettim, onlarla olan sohbetleri ilgiyle takip ettim ve bundan keyif aldım. Bu yüzden her yıl oraya geri dönmekten mutluluk duydum ve her kavuşma anında hep büyük bir heyecan yaşadım.
Ancak duygusal açıdan zor anlar da vardı: Benim gözlemime göre, köydeki insanlar kıskançlık, dedikodu ve sürekli haklı çıkma çabalarıyla birbirlerinin hayatını zorlaştırıyoru. Bu durum sık sık sinirlerimi bozuyordu ve bu yüzden bazen ben de oldukça aksi bir ruh haline bürünüyordum.
Yine de genel toplama baktığımda, iyisiyle kötüsüyle, insan doğasının çok eksiksiz ve saf bir haliyle karşı karşıya olduğumu o zaman da biliyordum. Bu yüzden köydeki insanlarla gönül bağımı hiç koparmadım ve son yıllarda bu iletişimi yeniden canlandırmaktan büyük mutluluk duydum.
O dönemde sizin için en büyük zorluk neydi?
Sosyal iklim bazen biraz sertti ama neticede bununla ve oranın kısıtlı yaşam koşullarıyla (76-77 kışı dahil) iyi başa çıktım.
Köy halkının size yaklaşımını bugün nasıl hatırlıyorsunuz? 'Yabancı' bir araştırmacıya güvenmek onlar için kolay oldu mu?
1974’te Riçik’te bulunmamız, Türkiye’den gelen öğrenciler eşlik ettiği için büyük ihtimalle tamamen sorunsuzdu ve bütün köyün doğal misafirperverliğini yaşadık.
Bununla beraber söylentiler ertesi yıl tek başıma ortaya çıktığımda başladı. Bu söylentiler iki türdendi. Birinci tür, Orta Doğu’da yaygın olan, bazı Avrupalı yabancıların ajan olduğuna dair şüpheydi. Bu şüphenin elbette belirli bir tarihsel temeli vardır. Ancak bu şüphe oldukça muğlaktı; çünkü hangi yabancı devlet Mazgirt köylerinin koşullarıyla ilgilenirdi? Burada zihinsel bir kurgu devreye giriyordu: Peter = Alman = Hristiyan = Ermeni = Ajan.
İnsanların benim ısrarlı merakımı anlamlandırmak ve bunda bir fayda bulmak istediklerini anladım; bunu daha çok eğlenceli buldum. Söylentilerin ikinci düzeyi daha ısrarlıydı. İlk gelişimden itibaren köy halkı bana tekrar tekrar ertesi yıl bir metal dedektörü getirip getiremeyeceğimi sordular. Bunu tabii ki hiç yapmadım; ancak bu durum beni bölgede “gizli hazineler” kültürel kompleksine dikkat etmeye yöneltti; bunun hakkında artık doktora tezleri bile vardır. Fakir tarlaların altında Ermeni altınının gömülü olabileceği fikri köylülerin hayal gücünü sürekli harekete geçiriyordu. Benim sözde Ermeni kökenimle birlikte bu elbette şüpheyi bana yöneltti. Ben de istemeden bu şüpheye katkıda bulunuyordum; çünkü bölgenin yerleşim tarihini yeniden kurmak için eski mezar taşları ve yazıtlarla ilgileniyordum. Ama benim şimdiye kadar bulduğum tek altın, köylülerin anlatılarında ve yaşam ritüellerinde bulunan altındı.
O dönemde Kürtçe öğrendiğinizi de biliyoruz. Bu sizin için zor oldu mu? Köylülerle sadece Kürtçe mi konuştunuz ve bugün Kürtçeniz ne durumda?
Kurmanciyi ilk kez Riçik'te kaldığım sırada değil, 1976/77'deki o uzun Mankerek kışında öğrenmeye başladım. Çünkü kaydettiğim Kürtçe şarkılar ile anlatıları anlamak ve tercüme etmek istiyordum. Kürtçe, tıpkı Almanca gibi Hint-Avrupa dili olduğu için bu pek de zor olmadı. Benim için Türkçe öğrenmekten daha kolaydı. Celadet Bedirhan'ın eski gramer kitabını kullandım. Yapısal olarak her şey bana tanıdık geliyordu; sadece formları ve kelimeleri öğrenmem gerekti. Fakat sonradan fark ettim ki bu dil beni köyün günlük konuşma diline daha fazla yakınlaştırmıştı. Köylülerin o dönemde inanç ve siyaset hakkında daha rahat konuşabildikleri Türkçeye kıyasla, yavaş yavaş daha canlı bir hâl alıyordu. Bir süre sonra epey bir şeyi anlar olmuştum ama aktif Kurmancim hiçbir zaman çok iyi olmadı. Sonrasında ise yaklaşık 50 yıl boyunca Kürtçe konuşma fırsatım olmadı ve maalesef neredeyse her şeyi unuttum. Sonbaharda Kuzeydoğu Suriye'de bir süre geçireceğim, belki oradayken Kurmancim yeniden canlanır.
O yıllarda köyde en yakın ilişki kurduğunuz kişiler kimlerdi, bugün hala hatırladığınız isimler var mı?
Yıllar içinde çok fazla insan oldu. İlk başta Musa ile birlikte Ayhan ailesi, sonra elbette Momê Kule. Ayrıca özellikle Cafer Mahallesi’ndeki diğer komşular... Şöbek’te Düzgün Cevahir, Mankerek’te İmam Rıza, Zilfi Sefer, Necmettin Buldu, Durmuş Ertokuş ve tüm Uçar ailesi. Diğer köylerde de pek çok insanı tanıyordum ve onlar da beni tanıyordu.
Uzun bir süre sonra geri döndüğünüzde hangi duygular içindeydiniz, kendinizi yabancı hissettiniz mi?

Geri dönüş açısından, 1975’ten 1978’e kadar olan tekrar eden kalışlar—bunların arasında özellikle uzun bir kış—çok önemliydi; çünkü bu sayede dil, konuşma biçimleri, yaşam tarzı, gündelik sorunlar ve manzara giderek daha tanıdık hale geldi. Belki Avrupa’ya göç eden birçok insanın yaşadığı bir deneyimi yaşadım: aynı anda hem tanıdık hem yabancı olmak.
Ayrıca bilimsel ilginin ötesinde köy sakinlerini sevdiğimi de söyleyebilirim ve bütün durum benim için büyük bir sınavdı.
Bununla sonraki yıllarda da zihinsel olarak ilgilendim ve bir dizi makale yayımladım. Daha sonra üniversite dışında iş aramak zorunda kaldım ve köylerdeki gelişmeleri sadece uzaktan ve haberlerden takip edebildim. Bazı durumlarda sığınma süreçleri için uzman raporları da yazdım.
2010’da emekli olur olmaz eski bağları yeniden etkinleştirdim. Eşimle birlikte Mankerek’ten, 1970’lerde çocuk ya da genç olan eski sakinlerle 20 video görüşmesi yaptık. Böylece 1980’ler ve 1990’lardaki dramatik dönüşümlerin ve emek göçünün tüm boyutunu ancak anlayabildim. Görüşmelerin yarısı güçlü ve kendine güvenen kadınlarla yapıldı. 70’lerde kadınlarla neredeyse hiç temasım yoktu; bu benim için tamamen yeni bir boyuttu.
Ayrıca diasporada bölgenin kültürel özelliklerini yaşatma çabalarının ne kadar güçlendiğini izledim. Beni etkileyen şeylerden biri de eski köy yaşamını farklı bir biçimde yeniden kurma çabalarıydı. Burada ayrıca 70’lerdeki yoksulluk, rekabet ve kısmen kıskançlıkla belirlenen duruma kıyasla çok daha fazla işbirliği isteği gelişmiş görünüyordu.
Sizi bunca yıl sonra Riçik’e geri getiren şey ne oldu?
Artık köylülerin sadece yoksulluk veya baskı nedeniyle köyü terk etmek zorunda kalmadıklarını, kısmen yazları yeniden köye döndüklerini görmek bana çok sempatik geldi ve 2024’te Riçik’teki festival davetini kabul ederek gitmekten memnun oldum.
Hiç geri dönmekte geç kaldım duygusunu yaşadınız mı?
Aslında hayır. O acı yıllarda orada olmanın bir karşılığı olmazdı ve uzun süre orada olmamak bazı değişimleri şimdi daha keskin algılayabilmeme yardımcı oldu.
Bugün geriye dönüp baktığınızda, ilk gördüğünüz dönemki Riçik ve çevresiyle bugünkü hali arasında nasıl farklar görüyorsunuz, özellikle inanç, kültür ve dil açısından sizce neler değişti, neler varlığını korudu? Bu konunda gözlem yapabilme olanağına sahip olabildiniz mi?
Bu zor bir soru ve aslında bunu tam olarak değerlendiremiyorum; çünkü en köklü değişimler Riçik’ten gelen ama artık Türkiye’de ya da Avrupa’da yaşayan insanlarda gerçekleşti; ancak bu insanlar Riçik ile duygusal bağlarını sürdürüyor.
Bunun yanında yaşam ve eğitim yolları çok farklıdır. Diasporada dine yaklaşım, köken algısı ve çocuklarla hangi dilin konuşulacağı konusunda büyük farklılıklar ortaya çıkmıştır. Buna rağmen kapsayıcı bir Dersim özel kimliği gelişmiştir.
Köyde ise fiziksel değişimler açıkça görülebilir: kerpiçten yıkılmış evler yerine yeni ve sağlam malzemelerden evler, elektrik ve yol ve sulama sistemleri vardır. Burada ayrıca son on yıllarda yurtdışında edinilen bilgi ve deneyimlerin izleri de görülmektedir.
46 yıl sonra yeniden Riçik’e giderken zihninizde en çok ne vardı? Oraya döndüğünüzde, ‘Acaba hâlâ yerinde mi?’ diye merak ettiğiniz, hatırladığınız belirli mekânlar ya da izler oldu mu?
O dönemde tanıdığım insanların neredeyse hepsi ölmüştü; yalnızca değirmenci Fikri kalmıştı ve beni sadece o zamanlar çocuk ya da genç olanlar tanıyabildi.
2024’te yeniden Rçik'e gittiğinizde çocukların artık büyük ölçüde Türkçe konuştuğunu görmek size ne hissettirdi? O dili bizzat o coğrafyada öğrenmiş bir etnolog olarak bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Etnolog olarak bilinir ki diller su gibidir; çok hızlı değişir ve yeni akış yolları bulur. Burada değerlendirilecek bir şey yoktur. Ama bazıları Kürtçenin yeniden canlandırılması için aktif olarak çalışıyor ve bazıları çocuklarına doğrudan Türkçe öğretiyor. Gelecekte nasıl olacağını göreceğiz.
Size göre bölgenin kolektif hafızası bugün hâlâ yaşamaya devam ediyor mu, yoksa zamanla büyük ölçüde silinmeye mi başladı?
Eğer böyle bir şey varsa, kolektif hafıza da dil gibi hareket halindedir. Göçmenler arasında geçmişe dair belgeleri toplama ve yeniden değerlendirme çabalarının çok arttığını görüyorum. Bu, bugün birçok insan için, 70’lerde olduğundan daha önemlidir; o zamanlar daha çok geleceğin zorlukları belirleyiciydi.
Size göre Riçik ve çevresi, Dersim’in kültürel haritası içinde nasıl bir yere sahip?
Kurmancî konuşulan Riçik köyleri ve çevresi, Zazaca konuşulan bölgelerden farklı bir göç tarihine sahiptir; ancak bunları Alevi dini birleştirir. Kalıcı kültürel farklar olup olmadığını değerlendiremiyorum, çünkü Zazaca veya Kurmancî konuşulan köyleri yeterince iyi tanımıyorum. Genel olarak Mazgirt bölgesi, Dersim’in geri kalanından farklı olarak ilginç bir sınır ve köprü olma özelliğine sahip.
O dönem üzerine çalışmak isteyip de çeşitli nedenlerle tamamlayamadığınız konular olmuş muydu?
Konular açısından aslında bitmemiş bir şey yoktu; ancak eğer fırsatım olsaydı, muhtemelen Dersim’in iç kesimlerindeki diğer köylere, Hozat, Ovacık veya Pülümür’e doğru giderdim.
Dersim'in hafızasında 1937-38’in çok derin bir yeri var ve siz Riçik’e gittiğinizde bu olayların üzerinden henüz 36 yıl geçmişti. 1970’lerde köyde hissettiğiniz toplumsal atmosfer nasıldı, insanların gündelik yaşamında korku, suskunluk ya da politik gerilim ne ölçüde hissediliyordu?
1970’lerde Dersim Katliamı’ndan (1937–38) hiç söz edilmezdi. O dönemde Nuri Dersimi’nin kitabını dolaylı yollardan temin edip okumuştum, ama bunun kimse tarafından bilinmemesi gerekiyordu. Ancak bu sessizliğin başka bir nedeni de olabilir: Mazgirt çevresindeki köyler, “Tertele”den —hangi nedenlerle olduğu tam bilinmese de— daha az etkilenmişti. O dönem halkın ve onların sonraki kuşaklarının gözünde Palu’daki Sünni beylerle yaşanan çatışmalar aslında çok daha belirgin bir yer tutuyordu.
İlk araştırmalarınızı yaptığınız yıllarda açıkça konuşulamayan, görünür olmayan hangi gerçeklerin bugün daha rahat ifade edilebilir hale geldiğini düşünüyorsunuz?
Elbette son on yıllarda sözlü tarih çalışmaları sayesinde olağanüstü miktarda yeni kaynak ve çok sayıda tanıklık ortaya çıkarıldı. Daha önce üzeri örtülen ve bastırılan şeyler, şimdi kuşaklar için yeni Dersim’e özgü kimliğin merkezinde yer alan bir ‘mağduriyet miti’nin temelini oluşturuyor.
Bir röportajınızda "Hiçbir dine inanmıyorum ama inanmak zorunda kalsaydım Aleviliği seçerdim" sözlerinizi okumuştum. Sizi Aleviliğe tam olarak bu kadar yakınlaştıran özellikler nelerdi?
Bir antropolog olarak din, benim her zaman yalnızca şu soru ekseninde ilgimi çekti: İnsanlar dine neden bu kadar bağlı ve dinde onlar için önemli olan ne? Kişisel olarak dine tamamen ilgisizim. Ancak Alevilikte bana sempatik gelen şey, ilahi veya kutsal olanın tamamen bu dünyanın içinde görülmesi uzak ve aşkın bir tanrıda değil. Böylece kutsalın var oluşu, sonraki bir ebedi yaşamda değil, tamamen şimdiki zamanda gerçekleşir. Her şeyden önemlisi de insanlar arasındaki ilişkilerde etik açıdan sorumlu bir davranışın olması beni en çok etkileyen olgular arasındaydı. Göçve diaspora süreciyle birlikte Alevilikte bazı değişimlerin yaşanmasını anlayabiliyorum. Yazılı hale gelme, ritüelleri var etme ve cem evleri gibi ibadet mekânları üzerinden diğer “eski ahit” dinlerine benzer bir yapıya yaklaşma yönünde bir değişimin olduğu görülüyor. Çünkü bu durum diaspora içinde hem tanınma hem de kültürel bir istikrar sağlıyor. Bununla birlikte yaz aylarında eski ziyaretlerin yeniden keşfedilmesi ve canlandırılması da Dersimlilerin kökleriyle olan bağını güçlendiriyor.
Devlet politikalarının bölgenin kültürel, dilsel ve inanç yapısı üzerindeki etkisini, yıllar içinde nasıl değiştiğini düşünüyorsunuz? Bu etkiler daha çok hangi alanlarda belirginleşti?

Bu bir kaç cümleyle açıklanamayacak kadar geniş bir konu. 70’lerden beri yaşanan değişimleri eski bir makaleye yaptığım küçük bir güncellemede anlatmaya çalıştım:
Burada ayrıca Türkçeye çevrilmiş diğer makalelerim de listelenmiştir.
O yıllarda kılamların(Şarkı) ve sözlü anlatıların tarihsel hafızayı taşıyan temel unsurlar olduğunu kısa sürede fark ettiğiniz biliniyor. Bu çerçevede kılamları kayıt altına aldığınızı ve çirokları (Hikaye)derlediğinizi de biliyoruz. Riçik ve çevresinin coğrafi ve kültürel konumu bu sözlü kültür ve müziğe nasıl yansıyordu?
Kılam ve anlatıların kayıtlarını yaptım çünkü bunların açıkça en önemli kültürel üretimler olduğunu görüyordum. İçeriklerini ise ancak daha sonra ve yavaş yavaş anlamaya başladım. Sonrasında onları daha çok tarihsel kaynak olarak kullandım.
Bölgenin müzikal ifadesini diğer Dersim bölgelerinden ayıran belirgin farklar var mıdır?
Müzikal niteliklerini o zaman değerlendirememiştim; bunu daha sonra Martin Greve ve meslektaşları yaptı. Ben de bu kayıtların oluşumu üzerine onlara uzun bir röportaj verdim. Bu kitapta ilgili röportajı bulabilirsiniz.
https://www.hiperkitap.com/anlatilmazi-ifade-etmek--yeni-dersim-soundunun-olusumu
Riçikli dengbêj Momê Kule’nin ses kayıtları araştırmalarınızda önemli bir yer tutuyor. Onun kayıtlarını ilk kez dinlediğinizde ne hissettiniz ve bu anlatıların sözlü hafıza açısından sizde uyandırdığı düşünceler nelerdi?
Mome Kule, şarkılarını ve anlatılarını söylemek için sık sık fırsatlar arardı. Ama kısa sürede fark ettim ki burada anlatılan şeyler sıradan gündelik hayatın ötesindeydi; yaşamın trajedisi, hayat ve ölüm ile aşk üzerineydi. Momê Kule benim ilgimi fark etmişti ve beni başka şarkıcılara da götürmekten hoşlanıyordu; örneğin Teman’daki Keke Kuce’ye ya da Şöbek’teki Seyitlere.
Etnolojik saha araştırması pratiğinde, araştırmacının sık sık bilgi sahibi “danışmanlar” ve aracılar olarak kendini gösteren insanlarla karşılaşması yaygındır; ancak bu kişiler kendi toplumlarında genellikle daha kenarda ya da periferi bir konumda bulunurlar. Bunun Momê Kule için ne ölçüde geçerli olduğunu kesin olarak söyleyemiyorum. Bir dönem muhtar olmuştu; bu durumun Riçik’teki sosyal konumunu hem kendi gözünde hem de başkalarının gözünde nasıl belirlediğini aslında tam olarak bilmiyorum.
Bu nedenle, onun yaşam öyküsünde böylesine geniş bir şarkı ve anlatı repertuvarını edinmesine neyin yol açtığını da tam olarak bilemiyorum. Muhtemel Ermeni kökenine dair söylentileri ise daha sonra duydum. Kürt kültürel müzik geleneğine yoğun biçimde yönelmesi bu açıdan psikolojik olarak anlamlı olabilir. Ancak belki de bunun nedeni, Mome Kule’nin gündelik yaşamın dışına taşan bu şarkılar aracılığıyla özel bir saygı ve tanınma elde etmesiydi. O her hâlükârda çok özel bir insandı. Bu tanınma, aslında insan olmanın temel meselelerini ifade eden bir kültürel üretime yönelikti.
Dersim müziği üzerine Martin Greve ve Dilek Kızıldağ’ın hazırladığı çok iyi bir kitap da vardır:
Ve Mome Kule’nin fotoğrafının da yer aldığı küçük bir makale:
https://www.maxweberstiftung.de/themenportal/klagelieder-aus-den-bergen-migration-erinnerung-und-musikalischer-ausdruck.html
Makaleleriniz ve röportajlarınızda o dönem bazı hikâyeler kaydettiğinizden bahsetmiştiniz. Bunlar ne tür hikâyeler ve içerikleri hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Bazı hikâyeleri makalelerimde kullandım. Anlatı kayıtlarının yanı sıra, Mome Kule’nin ses kayıtları da var. Eğer arşiviniz için bunlara ihtiyaç duyarsanız seve seve bir kopyasını gönderirim.
Dersim’e dair gelecekte sürdürmeyi düşündüğünüz ya da mümkün olursa yapmak istediğiniz yeni bir çalışma var mı?
Kendi araştırmalarım tamamlandı, ancak bugün Dersim ve onun dramatik değişimleri hakkında ilgi çekici sorular soran, aralarında Dersim’den çok sayıda araştırmacının da bulunduğu, bu konuya emek veren genç kuşak araştırmacıların varlığından büyük memnuniyet duyuyorum.
Etnolojik ve kişisel bakış açımdan şunu özellikle vurgulamak isterim: Müzikte, Alevi dini geleneklerinde ve bunların farklı kökenlerinde, ayrıca Ermeni ve Dersim “mağduriyet anlatıları” arasındaki paralelliklerde önemli bir olgu gözlemlenebilir. Kültürel olguların büyük bir kısmı, hatta çoğu, aslında karışımlar ve üst üste binmeler sonucu ortaya çıkar. Bu nedenle kültürel ya da hatta ırksal saflık arayışı ve belki de gerçek ya da kurgusal kimliklerin aşırı biçimde inşa edilmesi, gerçeği ıskalayabilir.
Buna daha yakın olan yaklaşım, çeşitliliği, bağlantıları ve ortaklıkları kabul etmek ve bunları görünür kılmaktır. Esasen bu, Aleviliğin etik temelinin ve düşünsel zemininin de bir parçasıdır.