On altısına yeni girmişti Reşo. Yaşına bakılırsa çocuk, ettiklerine bakılırsa bir yaman delikanlı. Kınından çekilmiş bıçak gibiydi namussuz. Yaşıtlarına göre daha uzun boyluydu. Esmer tenli olduğu için herkes ona Reşo diyordu. Gerçek ismi Murat’tı. Gür ve simsiyah saçlarını hep uzun tutmayı severdi. Perçemleri ayrı bir güzellik katıyordu yüzüne. Kara kaşlarının altında uzun kirpiklerle çevrili kara gözleri ile delice bir şahin gibi bakıyordu. Gözleri, annesi Xecê’ninkine çok benziyordu. Köyün bütün genç kızları âşıktı Reşo’ya. Kimsede gözü yoktu ama Reşo’nun. Hep uçuk kaçık hayaller peşindeydi hergele. İlkokul üçe kadar okumuştu, okuryazardı o kadar. Haylazlığı yüzünden okul hayatı üç yıl sürebilmişti ancak. Öğretmeni, “ben bunu adam ederim” dese de, babasının okuldan almasına mani olamamıştı.
Reşo, köyde herkesin kendisine Komünist Hoca dediği Veysel Hoca ile anlaşıyordu en iyi. Veysel Hoca, Ankara’da felsefe okumuştu. Mezun olmaya yakın içeri düşmüş, uzun yıllar hapis yatmış ve ağır işkencelerden geçmiş, elli beş yaşlarında hiç evlenmemiş bir adamdı. İçerden çıkınca gelip köyüne yerleşmiş, yaşlı anası ölünce tek başına kalmıştı. Almanya’da yaşayan kardeşlerinin gönderdikleri harçlık ile geçiniyordu.
Reşo hemen her gün Veysel Hoca’ya uğramadan edemiyordu. Veysel Hoca’nın evi kitaplarla doluydu. Bu kitapların hepsini okuduğuna bir türlü inanamıyordu Reşo. Raftaki kitapların birinin kapağında gördüğü sakallı adama benzetiyordu hep Veysel Hoca’yı. Her seferinde ayrı bir hikâye anlatıyordu Veysel Hoca Reşo’ya. Reşo’nun anlayabileceği, hoşuna gidebileceği hikâyeleri ustalıkla seçiyor, tane tane ve mükemmel bir ses tonuyla anlatıyordu bilge adam. Ne yaptı ise Reşo’yu kitap okumaya alıştıramıyordu bir türlü. Bu konuda kendisini başarısız sayıyor ve hayıflanıyordu. Ama bir konuda hem kendisini iyi bir hoca olarak ispatladığı için hem de Reşo’nun bir yeteneğini daha keşfettiği için gurulanıyordu. O da; Reşo’nun kısa bir sürede saz çalmayı kendisinden öğrenmiş olması idi.
Her bir hikâye Reşo’yu ayrı ayrı dünyalara götürüyordu her anlattığında Veysel Hoca. İnce Memed’i anlattığında günlerce sürmüştü. Reşo bu hikâye ile derinlere dalıyor, kendini İnce Memed’in yerine koyuyordu hep. Uçuk kaçık hayalleri tam olarak İnce Memed’in serüvenleri ile çok örtüşüyordu çünkü. Serde eşkıyalık, yürekte adını koyamadığı bir tufan vardı ne de olsa. Kitabın kapağındaki İnce Memed tasviri Reşo’yu büyülüyordu adeta. “Atım, silahım bir de çetem olacaktı ki…” diye içinden geçiriyordu hemen her gün. “Bir de Seyran gibi yâr!..” işte burada kızarıyordu hafiften yüzü Reşo’nun.
Adana’da çalışan dayısı izne geldiğinde çok sevinmişti Reşo. Veysel Hoca’dan sonra en iyi anlaştığı kişi dayısı idi. Getirdiği armağanlar için ayrı bir mutlu olmuştu. Dayısı kendisinden yedi yaş büyüktü sadece. Erken atılmıştı hayata, daha çocuk denilen yaşta evlendirilmişti. Askerliğini yaptıktan sonra Adana’ya yerleşip fabrikada çalışıyordu. İlkokula yeni başlamış bir oğlu vardı. Komşu köyde asker arkadaşının düğününe denk getirmişti özellikle iznini. Reşo’ya “beraber gidelim mi” diye sorduğunda Reşo havalara uçmuştu. Düğünlerde çok güzel oynuyordu deyyus. Herkes Reşo’yu seyretmeye can atıyordu. Dayısı ile erkenden kalktılar kahvaltı yaptılar, yıkanıp paklandılar. Reşo dayısının getirdiği gök mavisi ipek gömleğini giydi. Xecê; “oğluma çok da yakıştı” deyince dayısının yanında biraz utandı Reşo.
Dayısı ile beraber türkü söyleye söyleye komşu köye vardılar. At sırtında iki saatlik yolu kestirmeden bir buçuk saatte aldılar. Köyün çeşmesinden yolun tozunu üzerlerinden attılar önce. Reşo perçemlerini ıslattı eliyle, daha bir güzel durdu. Davul ve zurna ile karşılandı Reşo ve dayısı. Para attılar davulun üzerine, adettendir. İki asker arkadaş hasretle birbirlerini kucakladılar. Akşama doğru düğün bir güzel şenlendi ki sormayın. Oldukça da kalabalıktı. Reşo dayısının eline girdi halaya durdular. Bakmaya kıyılmazdı oyunlarına. Dayısı yorulunca mendili Reşo’ya bırakıp çekildi halayın başından. Reşo döktürdü ki ne döktürdü. Koca düğün alayı hayranlıkla Reşo’yu seyretti. Yüzlerce gözün içinden bir çift farklı gözün daha üzerinde olduğunu görünce büyülendi adeta Reşo. Halaydan çok kutsal bir ayinin içine girmiş gibi hissetti kendini. Bittiğinde halay, Reşo’nun gök mavisi ipek gömleği sırılsıklam olmuştu ama hiç umurunda değildi. O bir çift farklı gözün sahibini aradı şahin gibi bakan gözlerle.
Bulduğunda “Seyranı’nı!” içindeki tufanın sebebini o an anladı. Halen o bir çift nazlı göz Reşo’nun üzerindeydi. Bıçak soksan Reşo’dan damla kan akmazdı hani, o derece donup kalmıştı yerinde o an. Kimseler de anlamadı ne oldu bu çocuğa diye… “Gel de gömleğini değiştir, böyle hasta olursun” dediğinde dayısı, az kendine gelir gibi oldu. İçeri geçtiler dayısıyla beraber, ıslak gömleği çıkarıp damat adayının bir gömleğini sırtına geçirdiğinde hâlâ kendinde değildi Reşo.
Aldı Reşo’yu bir düş, Veysel Hoca hikâye anlatırken aldığı gibi… Kimdi acep bu kitapların içinden çıkıp gelen o güzel kız? O ne güzellikti öyle? O saçlar, o endam, o bakışlar… Hayal miydi yoksa gerçek miydi? İnce Memed Seyran’ına kavuşmuştu, peki ya ben? Ulaşabilir miyim acaba bu güzel ceylana. İçimdeki tufan diner mi ki, yoksa daha mı bir azar? Veysel Hoca da keşke burada olsaydı, o bilirdi ne yapmam gerektiğini. Gider söylerdim, derdim böyle böyle hocam… Veysel Hoca da bana derdi ki; “Hadi İnce Memed! Atla atına, al Seyranı’nı arkana, vur dağlara dağlara…” Kimseler de alamazdı elimden Seyranı’mı! Gelene yağdırırdım kurşunu alimallah. Şu dayımla da Veysel Hoca ile konuştuğum kadar rahat konuşabilsem keşke. Evin kızına, gelinine bir sor hele dayı kimmiş, neymiş? Kendim gitsem yanına olmaz mı? Elini uzatsa bana elini tutsam, ismini söylese bana, ben de söylesem. “Reşo” olmaz ama gerçek ismimi söylerim, Murat derim. Ya okumadığımı anlarsa; söz derim Veysel Hoca’nın okuduğu kitapları hepsini ben de okurum. Uslanırım derim, söz… Güzel oynadığımı söylüyorlar, sence? Hem bu ne ki, saz çalıp türkü de söylüyorum derim. Beğenir mi ki beni? Beğenmeseydi seyretmezdi ben oynarken… Kurdu da kurdu kafasında türlü hayaller Reşo.
Sonra düğün sofrasına geçtiler Reşo ile dayısı. Sabaha kadar gülüp oynayıp eğlendiler. Reşo, Seyranı ile birkaç kez daha göz göze geldi ama değişen hiçbir şey olmadı. Sadece içindeki yangını büyüttü her seferinde o kadar. Düğün bittikten sonra vedalaştılar. Köyü arkasına alan tepeyi aşıncaya kadar her beş on adımda bir geri dönüp baktı Reşo, son bir kez daha görebilir miyim Seyranı’mı diye. Dayısı Reşo’nun bu tuhaf halinden pek bir şey anlamadığı gibi sormadı da izni bitip gidinceye kadar… Ağzından pek bir şey alamadı Reşo’nun, sonra onu Veysel Hoca’ya emanet edip ayrıldı köyden.
Daha bir sık uğrar oldu Reşo, Veysel Hoca’ya. İlk, İnce Memed’den başladı kitap okumaya. Reşo’daki bu büyük değişimi hemen de anladı Veysel Hoca. Bir süre bu hoşluğun içinde kalsın istedi kerata. Sonra yavaş yavaş ağzından aldı ne var ne yoksa… Gösterdiği kitapları okuyup bitirirse o köye birlikte gideceklerinin sözünü alınca mutluluktan havalara uçtu Reşo.
Epey birlikte gidip geldiler o köye Reşo ve Veysel Hoca. Kızla tanışıp konuşmayı başardığında bizim civan, aradan epey bir zaman geçmişti. Seyran ile özdeşleştirdiği yârinin ismi; Gulê idi bu arada. Gulê’yi her gördüğünde daha bir güzel görünüyordu gözüne Reşo’nun. O Gulê’ye, Gulê ona sevdalandı kısa zaman içinde. Yörede aşkları konuşulur olmuştu artık.
Reşo serdeki eşkıyalığı atmıştı artık. Yüreğindeki tufana ise daha beterini katmıştı bu kez ve pek memnundu bu durumdan. İlle de ulaşmak olmadığını anladı her şeyin… Okudukça ve Veysel Hoca’yı dinledikçe bilinçlendi Reşo. Bilinçlenmeyi, kavuşmaya yeğledi Veysel Hoca gibi. Gulê onu, o Gulê’yi bekledi yıllarca. Evlendiklerinde Reşo yirmi altı, Gulê yirmi beş yaşındaydı. Xecê ve kocası eşkıya oğullarını adam eden Veysel Hoca’ya minnet duydular her seferinde. Veysel Hoca’ya ise Reşo gibi bir eşkıyayı adam etmiş olmanın haklı gururunu yaşamak düştü.
Reşo
28 Temmuz 2026, 19:00