Yolculuk iyi temennilerle başladı... Körfezin zehir kusan havasından kurtulmanın ve köye gitmenin sevincini bir arada yaşıyordum. Saat gecenin 22’si... Hazırlıklar tamamlandı ve o bitimsiz görünen yolculuk başladı. Zamana ait o gün, o gece doğa ve insanlar uykuya hazırlanıyordu. Sadece içimde biriken özlemin çığlığı ayaktaydı. Bir damla uyku almadım gözüme; kara asfaltın üstünde aracımızın akarına kilitlenmiştim. Ankara’ya vardık, hoş olmayan siyaset kokuyordu! Hiçbir durağında durmadan geçtik. Nefesler tutulu, şafakta Kızılırmak sınırlarına girdik. Dal budak, ıssız ve kirpiklerinde süzülen akarlı suyun yaşlandığını gördüm. Kenarına geçtim, dinledim. Bütün haberleri yüreğinde saklamış, paylaştı bir bir. Ben de Hasan Hüseyin’den “Kızılırmak’tan Al Haberi” şiirini okudum kendisine. Vedalaşırken çağladı, uzandı boylu boyunca. Bir derin uykuda süzülüyor gibi 9 ilden geçtikten sonra Karadeniz’in hırçın dalgalarına karışmaya gidiyordu… Sonrası malum!..

Kaşif yoktu yanımızda ama eski görmüşlüğümün bazı izleri zihnimde kalmıştı. Yolu geçmişin bu izinde takip ettim. Sivas’tan sonra memleket kokusu buram buram... Vakit, yeni bir düzlemde beni alıp tamamına erişme katına geçirmişti.

İnsan menzile erişmeye çalışırken konuşacak bir merak, olasılıkları çekiştirme arayışında buluyor kendisini. Ben kendi kendime hikayeler uydurmaya başladım; şöyle olacak, böyle olacak, yok yok başka bir şey olacak şeklinde sürüp gidiyordu!.. Etrafa çok anlamlı bakışlarla hafızamın zulasına sığınarak dizeler aradım kendime!.. Ve yol kısaldıkça bir an avuçlarımın içi soğur oldu; çeliğe su verilmiş kadar etkili, unutulmaz dünlerimin izleri bedenimi sarıp sarmalıyordu. Her şey bir uçurumdan yahut bir ateşe damlayan su olunca, feryadım dingin fırtınalara karıştı ve o büyük kavuşmalara hazır kıta durup kaldım!..

Hayat kimi zaman geçmişi hatırlatır ve yeniden gördükçe o geçmişi çok özlediğini fark ettirir. Köyün yolunda ilerlerken yeniden yaşamak istediğim anılarımın izlerini aradım. "Kabuk bağlamış, doğanın koruması altında ve o bitmeyen bekleyiş içinde öylece kalakalmış" dedim.

Çeleqas Köprüsü'ne varmadan, Karakoçan sınırlarına dahil Bağin Kalesi'nin çaprazında ve kaplıcaların da en zirvesinde dikilmiş kalekollar ilk göze çarpandı. Köprüyü geçtik, köyün yoluna girdik; Farac köyü yol kesişimine yaklaşınca yine kontrol noktası, aracımız durduruldu. Kimlik kontrolü yapılırken Farac köyü sınırları içinde, tepenin üstünde yine karakol ve kalekolların gölgesi üstümüze düşüyordu. Kalekolların en stratejik yerlere dikilmesi ve her köyün girişinde bir kontrol noktası olması, her yeri askerileştirilmiş başka bir memleket hissi veriyordu sanki!..

Köyün girişinde Riçik yazılı tabelayı görünce çocukluğumu hatırladım ve yüreğim nemlendi. Gözyaşlarımı içime akıttım kimseler görmesin diye... Tıpkı göç etmek zorunda kaldığım büyükşehirde olduğu gibi!.. Sessiz hıçkırıklarım arasında yüzümdeki ben'imle oynadım ve ergenlik çağımda geçirdiğim günleri andım. Manzum cümleler kurarak kendimle tekrarlı konuştum: "Riçik tarihimdir, benim tarihim hafızamdır." Yaşadığım zorluklar erk tarafından verilmiş bir "cezalandırmalar" yığını olsa da bunu tersine çevirip doğru olana erişme basamağı yaptım hep. Her şey bildiklerimin içinde netleşmişti derken, yolun son yokuşunu çıkınca bir daha gördüm ve anladım: Doğa yeni hikayeler bekliyordu benden!.. … Dal mahallesini tek nefeste geçtik. Zirvesine ulaştığımda köy derneğimizin bahçesinde oturan halkımızı görünce arabayı kenara çektik, indik. Güzel bir karşılama, hoş bir buluşma ve gönülden kucaklaşma gerçekleşti. Heyecan doluydum ve onca geçen yılların eskitemediği insanlarımızı görmenin mutluluğunu yaşadım.

Bir asır öncesine gitmeye gerek yok. 1980’li yılların o unutulmaz askeri darbe saldırılarından, üretim araçlarından koparılıp şehirlerin varoşlarına göç etmek zorunda kalmış ve bütün kötü kuşatılmışlığa rağmen kaybolmadan yeniye adapte olma çabası içinde pişen birkaç kuşağın yer aldığı bugünün genç ve yaşlı insanlarımızın samimiyetleri benim için tartışmasızdı. Elbette içlerinden hepsinin iyi olmalarının yanında dertleri de var ve kendilerini öğütür durur… “Kol kırılır yen içinde kalır” misali. … Hoş sohbetten sonra ayrıldık. Sıman mahallesinden Cefan mahallesine, eve doğru yol aldık. Yaz mevsiminin ortasına ramak kalmıştı (ama hava geceleri hâlâ soğuktu). Baharı çağrıştıran çiçeklerin, güllerin ve bütün bitkilerin birbirine karışmış doğal aromalı kokusu havaya yayılmıştı. Soludukça belleğimin ücra köşesinde geçmişim canlandı. Bağın, bahçenin renk cümbüşlü, hareketli günlerini yeniden yaşadım. Doğanın görünen cenneti!..

Eve vardık; tarif edilemez bir duygu. Hüzünle birlikte aynı zamanda endişeliyim. Kapının önünde bulunan ceviz ağacının gölgesinde, tahtadan yapılmış banklara oturdum. Ortasında bir masa, üstünde plastikten bir sürahi, içi dolu su ve servis edilen çaylar… … Yanı başımda kimselerin göremeyeceği kadar ince bir sessizlik içinde derin düşüncelere dalmışım. Ergenlik çağımda saklı tuttuğum sevgilimi, çocukluk arkadaşlarımı (en çok da Ayhan Demirci’yi*) andım ve zora karşı çığlığımızı, kötülüğe başkaldırımızı!..

Kaç asır geçse de unutulmaz sırlarım / bekleyişim / özlemim / göç etmek zorunda kaldığımdan ötürü hayal kırıklığım… Suçum!?.. Cezam!?.. Burası benim çocukluğum... Seni anlatmak hasretim gibi / gurbet gibi / seninle hayata adlar bulmak gibi... / candan arkadaş gibi... ... Benim hatıralarım, içimde fırlayıverir iyiden bahsederken. Köy çok değişmiş. İnsanın yapamadığı bir doğa harikası. Ancak arazilerin neredeyse bütünü boş yatıyor. İnsanın doğa üzerindeki hükmü kırılmış, bilinçli müdahalesi yok ve doğa kendi başına “başıboş” bırakılmış!.. Eskilere gittim; kendi yaşamımızı idame ettirmek için koşulların insanileştirilmesi ve üretim araçlarıyla toprağı işlemek için azami bir çalışma vardı. Bütün köylülerimizin sahip oldukları araziler işleniyordu ve ürün elde ediyorlardı. Bu, yaşamak için olmazsa olmazlardandı. Paylaşım vardı, imece usulüyle dayanışma vardı; kimse komşusuna bir yumurtayı yahut bir kase yoğurdu para ile satmıyordu! Değişen sınıfsal güç dengeleri -kaçınılmaz olarak- eskiyi geride bırakmış, yeni süreçler yaşatıyor ve diyalektik dönüşümü görünür kılıyordu!.. (Sosyolojik ve ekonomik durumu başka bir yazıda ele almayı düşünüyorum.)

Tam da bu yüzden oturduğum yerde mıh gibi çakılıyorum. Farkında olmadan çevre ile ilişkilerim kesilmiş; bir çatlakta ses aramaya çalışan bir tutsağın direnmişliği ile yaşadığı çaresizlik arasında derinden nefes alana kadar... İrkildim ve uyandım!.. Zamanın hoyratlığına maruz kalmadan kendimi korumak adına çocukluğumla oyunlar oynadım: Saklambaç, çelik çomak, 6 kareli çizgi atlama... "3" dersen çıkarım şimşek gibi...

Gecenin karanlığında yıldızları, geceyi aydınlayan ayı merak ediyordum. Kayan yıldızların arkasından bakarak yaşamdan iyiyi talep etmek istiyordum. Tıpkı damda yattığımız eski günlerdeki gibi... Olmadı... Ömrümden koparılıp alınan yılların geçmişiyle, yüreğimin yetmediği aksak atışlarında titredim, dondum kaldım!..

Kötüleştim; doğup büyüdüğüm o koşulların içinde sağlığımın elvermediği zor durumla baş başa kaldım. Kalp atışlarım değişti, çarpıntılarım arttı ve yeni bir kalp krizi riski taşımamdan dolayı köyümden çıkmak zorunda kaldım. Geriye sadece sessiz bir çığlık bıraktım. Beşeri yaşamın tüm unsurlarıyla köylülerimle özlem giderme birlikteliğini yaşayamadı. Kalbim tüm direnmişliğime rağmen toparlanamadı. Hâlâ etkisi devam ediyor. Çok üzgünüm. Sevgi ve saygı ile.

Ayhan Demirci; benim çocukluk arkadaşlarımdan ilk sırada yer alır. Evlerimizin duvarları birbirine yapışık. Kendisiyle çok yaşanmışlığımız var. Şimdi Kıta Avrupası'nın İsviçre ülkesinde, yoğun sömürü cenderesinde yaşadığı iş "kazasından" dolayı engelli, tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş; yaşamını değerli eşi İpek Hanım’ın fedakar ve azami mücadelesi ile sürdürüyor. Kendilerine geçmiş olsun dileklerimi tekrarlıyor, sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.

Not: İstanbul derneğimizin Aşure etkinliğine, Sayın Başkanımızın davetine sağlık sorunlarımdan dolayı icabet edemedim. Kusuruma bakmasınlar; etkinliğin iyiliğe vesile olmasını diliyorum.

Not: Köyümüzün en yaşlılarından Fikri Demirci vefat etmiştir. Ailesine ve yakınlarına başsağlığı diliyorum.