Seyit Rıza’nın hayatını düşündüğümde, Dersim’in dağlarından Elazığ’daki darağacına uzanan acı bir yol görüyorum. Bu yolda bir halkın beklentileri, tutulmayan sözler, aile içindeki kırılmalar ve evlat acısı var.
1863 yılında Ovacık’ın Lertek köyünde doğan Seyit Rıza, Seyit Süleyman’ın torunu, Seyit İbrahim’in oğludur. Ferhadan aşiretinin önderlerinden Diyap Ağa’nın damadıdır. Babasından aldığı inanç öğretisiyle büyür. Zamanla Dersim’de insanların kapısını çaldığı, sözüne değer verdiği bir kişi olur.
Onun devletle ilişkilerine baktığımda, sürekli değişen bir tutumla karşılaştığını düşünüyorum. Bir gün cezalandırılmak istenen, başka bir gün yardımına ihtiyaç duyulan kişidir. 1908 yılında resmî kayıtlarda kendisine rastlıyoruz. Çevresinde oluşan olaylar nedeniyle Diyap Ağa’yla birlikte cezalandırılır; Meşrutiyet affıyla cezaları kaldırılır. 1912’de Tercan’daki bir soygunla suçlanarak yeniden hedef olur. Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, kendisine ihtiyaç duyulduğunda affedilir. Aynı yıl babasını da kaybeder.
Birinci Dünya Savaşı’nda Rus ordusu Erzincan’a ilerlediğinde ise yerel direnişte sorumluluk üstlenir. Osmanlı yönetiminin desteğine başvurduğu önderlerden biri olur. Bu geçmişi gördüğümde, Seyit Rıza’nın hayatının yalnızca devlete başkaldırmış bir insan olarak açıklanamayacağına inanıyorum. O, görüşen, anlaşmaya çalışan, gerektiğinde sorumluluk alan bir insandır.
Savaşın ardından aşiretleri bir araya getirmeye çalışır. Okuma yazması olmayabilir; fakat hayatın içinden gelen bir bilgeliği vardır. Alişer, Nuri Dersimi, Alişan Bey ve Haydar Bey gibi eğitimli insanlarla yakınlık kurması da onun öğrenmeye ve düşünmeye verdiği değeri gösterir.
1921’de Koçgiri’de yaşanan kırımın ardından kendisine sığınanlara kapısını açar. Onların acısını ve sorumluluğunu üstlenir. Devlet yetkilileriyle görüşmelerde yaşananların Meclis tarafından araştırılmasını, Ali Şer ve Nuri Dersimi gibi aranan kişilerin üzerindeki baskının kaldırılmasını ister.
Benim gözümde Seyit Rıza, Dersim’in morali, ruhu ve devletten hak talep eden yüzüdür. Onun mücadelesinde duyduğum ses şudur: Biz Dersimliyiz. Bir dilimiz, bir inancımız, kendimize özgü bir yaşamımız var. Yeni bir cumhuriyet kuruluyorsa bizleri de dinlemeliler, bizleri de dikkate almalılar.
Bunun karşılığı güven olabilirdi. Eşitlik olabilirdi. Oysa Dersim’in farklılığına çoğu zaman kuşkuyla bakıldı; sorunları askerî yöntemlerle çözme düşüncesi ağır bastı.
Cemal Bardakçı’nın valiliği sırasında, Dersim zarar görmesin diye Seyit Rıza’nın il dışında yaşamayı kabul etmesini önemli buluyorum. Elazığ’da kendisine yer verilmesi ve bir müddet orada yerleşik olarak yaşaması bir fedakârlıktır. Fakat vali değişince kurulan düzen de bozulur. Uzlaşmak için atılan bir adım daha karşılıksız kalır. Böyle zamanlarda yalnızca verilen sözler bozulmaz; insanın yeniden inanma gücü de incinir.
Seyit Rıza’nın, misilleme yapmak isteyen aşiretleri daha fazla kan döküleceği kaygısıyla durdurmaya çalışması, barış arayan yanını gösterir. Fakat onun da acıyla öfkenin birbirine karıştığı bir hayatı vardır.
1933’te oğlu İbrahim’in Kırganlar tarafından öldürülmesi, yüreğinde derin bir yara açar. Yeğeni Kopo Reyber’in bu olayda parmağı olduğu düşüncesi, acısını daha da ağırlaştırır. Ardından Kırganlara yönelik kanlı bir karşılık gelir.
1935 sonunda çıkarılan Tunceli Kanunu’nun ardından Dersim üzerindeki baskı ağırlaşır. 1937’de çember daralır. Birlikte hareket ettiği insanlar yakalanır; ailesinden insanlar öldürülür.
Sonunda Erzincan’a doğru yola çıkar. Ben bu yolculukta, bütün yaşadıklarına rağmen hâlâ bir görüşme kapısının açılmasını bekleyen insanın son umudunu görüyorum. Ancak yolun sonu tutukluluk ve Elazığ olur.
Bu sırada oğlu Reşik Hüseyin, yarasının tedavisi için Elazığ’a gelir. Babasını görmek ister. Arkadaşı gitmemesi için uyarır. Fakat bir evladın özlemi, tehlike düşüncesine ağır basar. Gider ve o da tutuklanır.
Babasını görmeye gelen bir oğul… Oğlunun da aynı sona sürüklendiğini henüz bilmeyen bir baba…
13 Kasım 1937’de, hafta sonu olmasına rağmen mahkeme heyetinin toplanması ve Seyit Rıza’nın yaşının küçültülmesi, bu sürecin benim vicdanımda en ağır yerlerinden biridir. Yaşına tanıklık eden kişiye itiraz eder:
“Sen benim büyük oğlumdan iki yaş büyüksün. Benim yaşımı nereden bileceksin?”
Mahkeme yaklaşık iki ay sürer; iki yüz elliden fazla kişi yargılanır. Yedi kişi idam cezasına çarptırılır, diğerlerine ise ağır cezalar verilir. 15 Kasım 1937 tarihinde sabaha karşı idamlar başlar. Son dileği, evladının ölümünü görmemek olsa da bu isteği kabul edilmez. Hayatının son anlarında bir babadan bunun esirgenmesini düşündükçe yaşanan acının ağırlığını bir insan olarak daha derinden hissediyorum.
O son gecenin hafızamızda yaşayan haykırışı, Seyit Rıza’nın oğluna seslenişidir:
“Bizim alnımızda kara leke yok. Başını dik tut cigeramın, varsın Buğday Meydanı bugün bize Kerbela olsun.”
Bu sözlerde bir babanın bütün çaresizliğini duyuyorum.
14 Kasım 1937 tarihinde Mustafa Kemal, bir açılış için saat 14.00’te trenle Malatya’dan Diyarbakır’a hareket eder. Fakat Diyarbakır’a 20 saat sonra ulaşır. Oysa Malatya ile Diyarbakır arasındaki yolculuk dört saat sürmektedir. Bazı tarihçiler Mustafa Kemal’in Seyit Rıza ile görüştüğü yönünde görüş bildirirken bazıları ise görüşmediklerini savunmaktadır. Benim düşüncem de görüştükleri, fakat anlaşamadıkları yönündedir.
Seyit Rıza, oğlu ve beş arkadaşı, 15 Kasım 1937 günü sabaha karşı idam edilir. Benim esas aldığım anlatıda en son Seyit Rıza asılır. Bir ömür sona erer; acısı kuşakların hafızasında yaşamaya devam eder.
Ben bugün bu hayata baktığımda, başka bir yolun bulunabileceğine inanıyorum. İnsanlar dinlenseydi, farklılıkları kabul edilseydi, verilen sözler tutulsaydı, belki de bu acılar yaşanmayacaktı.
Geçmişi değiştiremeyiz. Ama onun karşısında vicdanımızın nerede duracağını seçebiliriz. Ben eşitliğin, adaletin ve barışın yanında duruyorum. Hiçbir halkın dili ve inancı yüzünden baskı görmediği, hiçbir babanın evladına böyle veda etmediği bir yaşamı savunuyorum.
Seyit Rıza’yı ve arkadaşlarını, idam edilişlerinin 89. yıl dönümünde saygı ve minnetle anıyorum.
Devr-i daim olsun.
(38 katliamını daha sonraki yazılarımda ele alacağım.)
NOT: Seyit Rıza’nın Abbasan aşiretine mensup olduğu birçok yerde belirtiliyor. Ben onun kimliğinin Şîh Ahmet Ocağı’na bağlı seyit soyu üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Benim anlayışımda seyitlik, aşiret mensubiyetinden doğmaz. “El almıştır” veya “Rehber kolundandır” açıklamalarını da bu soyu açıklamak bakımından ikna edici bulmuyorum. Benimsediğim soy sıralaması, Seyit Rıza’dan geriye doğru şöyledir: Seyit Rıza, Seyit İbrahim, Seyit Süleyman (Kara), Seyit Mustafa, Seyit Murtaza, Seyit Ali Şer.