Bugünlere erişene kadar neler gördüm, geçirdim. Öyle şüphelerle şamar atar gibi bakmayın yüzüme, korkmayınız lütfen... Yemin ediyorum, ben suçlu değilim. Size öykümü parça parça anlatacağım.

Kim ve nasıl olduğumun önemi yok, ama yine de insan merak eder ve mutlaka tanımak ister. Aslında kimileriniz doğrudan, kimileriniz dolaylı, kimileriniz ise duyumlarla tanımışsınız. Elbette bu yeterli değil. Aradan yarım asır geçmiş; insan değişir, dönüşür ve kabul gören veya görülmeyen şeklinde değerlendirilebilir...

Genelde hayatın akışında yaşananlar anlatıldığında bazılarımıza masal, bazılarımıza şaşırtıcı, itici, üzücü yahut onur duyulacak kadar sevindirici gelir. Her ne kadar çoklu bakış açısı görünse de bu, iyi ve kötünün iç içe geçtiği, birbirini tamamladığı, örtüştüğü; kimi zaman da birbirini dışladığı, çatıştığı gerçekliktir. Yoksa hayatın ileri akışında değişim ve dönüşüm nasıl sağlanır!?

Her işin bir bedeli vardır. Bu bedel karanlıktan çıkıp aydınlığa doğru yürümek ise bu, bilginin eyleme dönüştüğü ve dağarcığında yeşeren özgürlüğün kendisidir. İyi geleceği tarif eder; kıymetlidir. Ben, iyilerin iyilik görmesi için toprağı ellerimle kazıdım, tırnaklarımla beton ve taş duvarları yonttum. Tabuta benzer hücrelerin kararmış gölgesi içinde tutuldum. Ama her kötülüğe rağmen iyiye sarılarak nefesimde isyan bileyledim. Can verdim, can kurtardım. Ve hep doğru kabul görülenle düşündüm. Kırıldım, öfkelendim; sonuçta güldüm. Gülüşlerim dişlerimde asılı hâlâ...

Demir kapılara monte edilmiş mazgalın açılışında şimşek gibi çakan kıvılcımların çetelesini tuttum. Susadım, gözyaşımla susuzluğumu giderdim. Ağzımda kalan iki dişimle lokmaları evirip çevirdim, yılları birlikte yuttum. Ekmek üreten acı çekmesin diye zor ile savaştım.

Orada her düşen ışık huzmesi özgürlüğü bana taşıdı. Kollarıma takılan çelikten kelepçeler, ciğerime kadar inen izler bıraktı. Ve ben, sadece yaralarıma yaşadıklarımı işledim; insanlık incinmesin diye.

Çok kesimden kötülüğe uğradım ve kaç kez ölümü gördüm. Hepsinde de uçurumların son basamağındayken gazetelere, dağlara, sokak duvarlarına ismim yazıldı: "Ölümsüzdür!" diye. Ses verdiler, ses yükselttiler. İnsan hakları savunucuları ve demokratik kamuoyu çeşitli eylemlerle çağrılar yaptılar. Ben gücümü doğruyu savunan, haklı olandan aldım ve her nefes alışım yeniden doğuşum oldu. Kaç kez o soğuk ölümden kurtuldum!..

Acabalı kuşku istemem. Bakmayın gördüğünüz yaralarıma; onların hepsi sizin içindi. Yaş bir ağacın dalından tutup eğmek, ona istediğin kötülüğü yapmak kolaydır. Onlar, o bilinenler can aldılar; can verdik!.. Ben bu bedeli, yirmili yaşlarıma gelmeden başlayarak bugüne kadar fazlasıyla ödedim. Zamanın bir önemi yok. Düşüncelerimin suç olarak görülmesinden dolayı yıllarımın benden zorla alınması düşündürücüdür ama yaşayan, güçlü bir irade yaratmıştır. İzahı var elbet; lakin ne önemi var ki? Şahların, kralların fermanıyla çoktan neden ve sonuçlar birbirinden ayrılmaz parçalar edilmiş. İnsana sır kalan bu keşmekeş zamanlar içinde büyüdüm. Ama ben kimseden üstün olmadım ve mütevazılığı hiç bırakmadım. Neler yaşadıklarımı kavrayan bir bilenim. İnanın, suçlu değilim!

...

Aylardan Temmuz’du, gönlüm firkat eyledi. Açlığın kemiğe yapıştırdığı derinin yükselen acısı içinde, ölümü küçülterek yenmenin azmini gösteren iradenin iz bırakan kazanımı ile menzile eriştim. Gün ve gece hiç olmadığı kadar sıcaktı. Toprak çatlamış, nice canları içine çekmişti. Üstüm başım her mevsimden parçayla dikilmiş ateşten gömlek... Fırtınalar koparan dağlar, yer gök bitmeyen hüzünle, öfkeyle; öyle görkemli neşe ve sevinç içinde... Hep şöyle derdim kendime: "Bir sükûnet ortamının hükmü altında doğayı, rahminde biriken ateşten giyinmiş görsem; yeniden usulca uzansam içinde, üşüyen yüreğimi ısıtsam ve vaktiyle aydınlık geleceğe yürüsem; her bitkinin masumiyetinde akan suyun damlasıyla yıkansam, varsın canım yansın bir ömür daha!.. Bana doğru yaşamak yeter."

Zorun içinde öyle saf, öyle şirin, öyle can bedeli; karanlığı yararak günün ışıkları altında dik durmanın anlamı büyük. Bu minvalde, saklısı kalmayan ağlayışın, ses veren kahkahalı gülüşün içinde şefkat dolu itiraz dizeleriyle korundum. Hepsi hatıra olarak bende. Sığıştırdım kucak kucak ve yüreğimin hak ettiği yere daimi olarak yerleştirdim. Koşulların insanileştirilmesi için kavganın nesline yarattığı iyi bir geleceğin geniş kalabalıklar tarafından kabul edildiğini ve gururla sahiplenildiğini gördüm!.. Direndim o kötü koşullara ve insan kalmayı kazandım. Sonrası, o günden bugüne bende kalıcılaşan: "Kusur işlemeden sevmek ve sevilmek haktır!" muhteşem sözünün kendisi oldu!..

Bundandır susamam, inkâra gelemem; gönlüm razı gelmez. Doğrunun ve haklının hatırı var. Beni yarım asır hayata bağlamış çocuk eşkâlim gözlerimin önünde canlı. Ağıtlı sesim kulaklarımda çınlar; ateşten yeni çıkmış gibi... Bunlar benim varlığımdır ve rıza veremem beni üşüten zamanın aç karanlık gölgesine...

Değirmen taşı gibidir zaman; insanın ömrünü öğütür. Mesele sadece yılları geride bırakmak değil, gömüldüğün ecelin karşısında varlığını koruyup iz bırakmaktır önemli olan. Bakın bakalım aynalar ne der? Yüzümde yılların yorgunluğuna karışmış direnen bir gülümsemeyle yeniden kendini yaratma savaşında olduğumu gözlerinizle görürsünüz!.. Misal; çok canın yitirildiği ve yüzlercesinin kötürümleştiği Temmuz sıcağını aynalar her karesiyle gösterir. Sonra bakarsınız geriye; anlayacaksınız, alıp götürmüş tamamlamayı bekleyen o bilindik vahşi cümleleri... Ama ne çekilen keşkelerle acılar hafifler, ne kırgınlıklar kalkar ne de kalbimde açılan yaralar kapanır. İnsan yaş almasa, ömür kendi ekseninde dönse şu yaşlı dünya gibi; o zaman da beklemek ve susmak içinde ölüm yine kapının eşiğinde yahut tutulduğun meskûn mahallin karanlığında alır insanı, götürür; zaman dediğimiz o dönen dişleri arasında yokun zulasında öğütür...

...

Kara bulutların vurucu gücüne karşı göğün mavisine erişmek için gerekirse hayatın üzerine gecelerin matemini giydirir insan. Ve inanın, ben ay büyürken eşlik eden yıldızları görmezsem dayanamam; dokunurum bulutlara. Çünkü hayat oldukça hassas ve ağır. Yüklendin mi mecali kırılır, tarihi toprağın sayfalarına gömülür... Ah... Bulutların gölgesi, şimşek!.. Vuruşunda kan akışına susamam, gönlüm el vermez Temmuz sıcağına!..

Sonra ne oldu? Tandır yuvasında pişirilen çömlekten kadehler vardı eskilerden kalma; yaşlılarımız bilir. Doldururken yıllanmış şarap tenin kızıllığına can taşırdı!.. Aşk ve kavga jilet gibi keskindi... Dengbejler ne klamlar söylerdi üstüne... Ayrılıklara atıf yapan efkâr vardı içinde, ağıtlar yakılırdı ölülerimize ve insanın ruhuna yüz süren güneşin doğuşuna kilitlenerek edilen masum dualar vardı. Toprağa ekilen tarih, gerçeği nakış nakış ördü ve sakladı; gün yüzüne çıkardı, unutulmaması için!.. Ben suçlu değilim...

...

İnsan sevince ve sevilince güzelleşiyor, güzelleştiriyor. Dışarıda ya da içeride yaşama lezzet katan, iyiyi ve güzeli yaratanların yüce varlığıdır. Bir kozanın içinde yeni çıkmış kelebek gibi narin olmuştum. Endamı büyük bir tespitte bulundum. Oturup hasbihâl edince kâmil olanın ısrarlı cümlesine, "Söz doğanın çocuğudur." dedim. Ben dizelerimi doğanın, toplumun ve siz köylülerimin o bitmez duygu dolu zenginliğinden alırım. Ne yalan söyleyeyim; içeride de dışarıda da sizleri düşünürken Zühre Yıldızı eşlik etti. Olmasaydı yazamayacaktım bunca beğeni alan cümleleri. Kapanırdım susmuşluğun içine.

...

Sanki uykudaymışım... Gözümü açıp hafızamı uyandırdığımda yıllar geçmiş, dışarıya ulaşmıştım. Aman Tanrım, bu ne ihtişam, bu ne güzellik!.. Binlerce beton yığını bina, alışveriş merkezleri, rezidanslar, asfalt yollar, kalitesi düşürülmüş her çeşit yiyecek ve içecek... Dumura uğramış insani ilişkiler, kötürümleşmiş hayatlar!.. Dışarı çıkınca bilinmezler denkleminde çok şey gördüm, anladım. Ben bu kalabalığın dışında kalmış olsam da koşullar ve toplumsal ilerleme kapışmasında bir parçası olarak kalmayı başardım. İçeride ve dışarıda büyüdüm.

Dışarıyı ilk görüşte aşk gibi düşündürdü beni. Toprak ile birlikte yaşayan iyilerin olduğunu da görünce bütün duyargalarımı harekete geçirdi. Dışarıda olmama çok sevindim. Balayı için gezip tozduğum sokakları gezdim ve bende kalan eskilerin yenilenmiş ocağında yine Zühre Yıldızı ve sizlerle baş başa kalmayı tercih ettim. Çünkü dışarıda kötü olanlar da vardı; izbandut gibi!.. Bunca zor, bunca kişilik kırılması huzurunda paylaşımdan, dayanışmadan uzak kalmadım. Beni yaşatan da esasen bu, insan olmanın erdemini yitirmemek oldu. Her şeyi izledim ve her şey benimle birlikteydi... Eve vardığımda dizlerimin ağrısından dolayı hep hasret kaldığım ilk karşılayanım klozet tuvalet oldu!.. Bu hasret, bu istek son buldu.

Güzel günlerin içinde balkon sefası sürdürürken görmeye gelen misafirlerle o kapatıldığım hücrenin içinden çıkmışlığımı kavradım. Yıllar sonra ilk ziyaretçilerim arasında Burak, Birgül ve Diren köylülerim oldu. Çiçekler sundular bana. Mutlu oldum ve hayatımın yeni bir çağı başladı. Elbette vazgeçilmezim, her zaman ve her yerde olduğu gibi, yine insanları sevmek ve birlikte yaşamak!.. Bu minvalde bana da olup bitenleri ve olacakları yazmak düştü... Bilgi paylaşıyorum; ben suçlu değilim, buna inanın... Ağır ve hayati risk taşıyan hastalığıma rağmen insanlık adına iyi ve güzel olan her ne varsa okunması için var gücümle yazıyorum ve sizinle paylaşıyorum. "Söz gider, yazı kalır." misali... Çünkü gönlüm acı çekenlere rıza göstermez... Bu yazıt da değerli Riçikli köylülerime ve çevre köylülerimize, meraka ses olsun.