Ne olur el vurmayın / kırmayın,
Candır / yaprak incinmesin,
Mevsimlere susamış dal /
Sıla çekmesin.
Ne olur sevgiye acı vermeyin, /
Çocuklukta kalma hasretim incinmesin.
Bir yanında biz hepimiz olalım, /
Öte yanında biz hepimiz kalalım!..
Geçen zamanın içinde toprağımızdan koparılıp mecburi gurbete yol alınca, dönüşü olmayan labirentli yollara düştüğümü bilmiyordum. Yol döner, gerisin geri insanın doğup büyüdüğü memleketine götürür, düşünürdüm. Lakin geçen yılların dönüşü hiç olmaz, hep çıkmaz sokak olduğunu öğrendim!..
Göç ettiğimiz büyük şehirler insanı en sevdiğinden, en yaşamsal varlığından koparır alır, rahminde öğütür, başka karakterlere taşır. İnsanı insana görüştürür ama toprağına kavuşturmaz. Çok ömür başka diyarlarda eskir. Kimi çocukluk arkadaşlarım toprağa düşmüş, kimileri -benim gibi- gurbete, kimileri seyrüseferde yol alırken eskiyen zaman ile aynı eksen üzerinde döndüğü -benim gibi- hapishanede yılları tüketir olmuş.
Sarı, esmer, kızıl ve/ yahut beyaz tenli olanlarımız; bazen manalı, keskin bakışlar atan, bazen gülmekten kırılan, bazen o hiç bitmeyen kavganın içinde özgürlüğe sarılan, bazen dövülmüşlüğünden ağlamaktan kurtulmayan, bazen pencerelerde dikiz aynalarıyla komşu kızlarını dikizleyen ve izbe yerlerde gizliden görüşen, yaşı küçük büyük aşkları yaşayanlarız biz.
Koca bir ömrü yıllara sığdırmak kolay ama çokça ağır yükü taşımak zor. Yaşanmış onca acıyı hiçbir sessizlik örtemez. Çünkü canlı tarihin kendisiyiz biz.
Yorgunluğumuza eşlik eden geçen zamanın hatırası ses vermeyi sürdürünce, saklı tuttuğum çocukluk arkadaşlıklarım, doğduğum topraklarla birlikte yarım asır sonra bütün özlemiyle gelip omuzlarıma yerleşti. Baktım, gördüm; heybeti cihana yayılmış bir kale gibiyiz hepimiz. Ciğerlerimizde acılar dolsa da başı dik kalmayı bilenler olmuşuz... Can evimizde yetişen kötülüğün dikenleri sinemize battıkça, çeliğe su verilmiş gibi canlar yetişti hanemizde. Kötü olan ayrıştı, iyilik anılır kaldı!..
Riçik köyümüzün hangi tarlasına girsek başaklar ekmek arz eder. Hangi tepesine çıksak ateşler dörtnala… Hangi vadilere girsek sus’a bandırılmış aşklarla yüklü rüzgârlar eser. Her karış toprağı, birbirlerinin sofrasına diz kırmış güzel insanlarımızı ve o geçmiş denilen birliktelikleri, paylaşımları, çocukluk sevmelerini hatırlatır. İçinde yetişen her can parçası ateşte pişmiş, ömre yaprak yaprak, dal dal tutulu kalmış... Gidip bakınca; saklı kalan sırlarımızı köklerinde çıkarıp gösterir-hatırlatır hafızada, yazılı sayfalarda eskimez tarih…
Zaman ömrümüzü de alıp geçiyor, insanın eksilmesi olsa da. Eskimeyen yüreğimde yaşattığım yurdumdur Riçik köyümüz.
-Ahdım vardı ha; / adaklar vermişim / karlar bir erisin / cemre toprağa düşsün / çayır-çimenler yeşersin / çocukluğum gibi koşacağım / yeminim olsun / hıçkırığa boğulmuş ağlayan olurum / ekmek çarpsın… Ama işte olmadı, kalbim zordan yara alınca istediklerimi, arzu ettiklerimi yaşayamadım ve köyümden geri döndüm!..
Dün gibi hatırlarım; müjdeyi veren Şilan'ın gülleriydi, buram buram baharı karşılayan Buké Baran etkinliğini. Evlerde topladığımız un, yağ ve ateşten pişirip yediğimiz Siré Séle ve sonrasında da birbirimizi ıslattığımız bir curcuna hâli, bir sevmeler hâli!..
Dün gibi hatırlarım; bez çantamızda kuru ekmeğimiz, elimizde meşalelerle okul yolunda korkuyu yenen cesaretimizi, “bir orman gibi kardeşçe” ve özgür olma hâlimizi!..
Dün gibi hatırlarım; karanlığa yayılmış harmanın düzlüğünde çekilen halayları, sofralara diz kırmaları, her yaştan katılımla bir koro hâlinde söylenen türküleri, tatlı dedikoduları, birlikte ağlamaları, birlikte kahkahalar atmaları, çocuk, kadın, erkek yorgun düşmüş bedenleri, şamatalı sohbetlerde çıkan iyilikleri... Geçmiş ömür, sen nelere kadirsin!..
Çoklu iyilerimi doğduğum ve kaldığım mekânlarda buldum, yaşadım. Çocukluğumun dallarına tutunarak gezdiğim, oynadığım yerleri unutmadım ve bu uğurda hiç durmayan bir savaşçı kaldım. Bazı arkadaşlarımın isimlerini, eşgallerini unutsam da bi-evren kadar büyük yalnızlık içinde direnişle çokluk oldum.
Sadece kendi yaşıtlarımdan; arabeskçi Yusuf’u, Hatçe’yi, devreş Gule’yi, hep gülümseyen Metin’i, fanatik solcu kesilen çirkin Cafer’i, köyün en güzel kızı Nagile’yi, yüzündeki sivilcelerine gam yüklü Seyhan’ı, yerinde hoplayan Fincan’ı (üzgünüm, hayatını kaybedenlerimizdendir; özlemle anıyorum), Sürmeli’yi, Halide’yi, Aynur’u, Şefika’yı, Türkan’ı, iri kemikli Nursel’i, Ekmek yiyen obur Baki’yi, kırmızı benekli Cano’yu, kekeme-postacı Niyazi’yi, Ayhan’ı, İpek’i, ağıtlı sesiyle türkü söyleyen Gürkan’ı, yeni çıkmış ince bıyıklarını kemiren Şirzat’ı, futbol topuyla oyuncak gibi oynayan Hacı’yı, fırlama İsmet’i (İsmet’in kimlikteki ismi Fikret ya da Fikri), erken yaşta evlenen Yılmaz’ı (pandemide hayatını kaybettiğini öğrendim, çok üzüldüm, özlemle anıyorum), yüzü çilli Fadime’yi, bakkal ve kahvehane işleten, saçları kızıl ve yüzü çilli Düzgün’ü (çok paramızı yemiş ama olsun :)), Abdullah’ı, Zeki’yi, Kel Mustafa’yı, saçları kıvrımlı Nimet’i (öyle aklımda kalmış), tembel Zeynel’i (benden 3 yıl önce okula başlamıştı, okulu birlikte bitirdik!), Hakkı’yı, Mehmet’i, yakışıklı Aydın’ı ve ekmeğine sarımsak sürüp yiyen Süleyman’ı (her iki arkadaşımızı göç ettiğimiz Kocaeli/İzmit’te iş kazası, asıl adıyla iş cinayetinde farklı tarihlerde hayatlarını kaybettiler; duyduğum acı hep yanımda canlı durur, özlemle anıyorum), Tıro’yu, Tuncer’i, tüccar Hakkı’yı, Murat’ı... Wauwww, biz ne çokmuşuz!..
(İsmini sayamadıklarım varsa kusura bakmasınlar.)
Üç tekrar sesle herkesi çağırsam, çoklaşsak yeniden... İlkokuldan / ortaokula / yaylalarda yol yürüsek kardan, kıştan, sıcaktan... Köyün ortasında toplanıp dobran sesimizle büyümüş siyaset yapsak!.. Sonra yitirdiklerimizi anmak için yıldönümlerinde dağların zirvesine ateşler yaksak!.. Bir vücut, bir baş ile; orak, çekiç, kazma, kürek ve av tüfeğiyle olmayan devrim yapsak (!) Piiuuuwww... De… hey... Lémin lémin...
İçimde taşıdığım yarım asrı geçmiş, yaş almış ama yaşlanmayan çocukluk mevsimler var. Fırtınaların tesir ettiği yok. Hafızamda, yüreğimde dokunulmaz, saklı durur kalmış!..
Yıllar geçti, boynuma dolandırılmış urganın sefil duruşu karşısında canlı durur benim çocukluğum. Her anına eşlik eden kadehin köpüğüne, yıldızlar koydum şimşek şimşek... Ah... birinci cıgarasını içine çeken nefes, buram buram tütün kokulu... Hepsi benim yaşıtlarım, çocukluğum… İyilik size direnç olsun!.. Sevgi ile.
Not 1: Çocukken kimi arkadaşlara köyde takılan lakapları yazdım, lütfen alınmayın.
Not 2: Arkadaşların isimlerini, ince bıyıklarını kemiren Şirzat Akbaş’tan yardım alarak tamamladım, kendisine teşekkür ediyorum.