YAZARLAR

Bu bir Riçik hikayesi

RİÇİK!

Riçik derler adına bir köy vardır, çok tepeli ve de çok dertli… Dört dağ içinde, dört bir yanı zulüm görmüş bir coğrafyanın ücra bir yerinde. Tek bir noktadan bakarsan göremezsin her bir yerini, kuş olup üstünden ve yüksekten uçarsan belki. Dersim’in en büyük köylerinden biriydi bir vakit bu köy. İsmini Geçitveren yapmışlar çok sonraları. Kimse de bilmez zaten bu isimle. Riçik diye bellemiş herkes ta ezelden beri. Üç mahallesi ve iki de mezrası olan bu köy, Mazgirt’e bağlı. Kaniya Spi ve Goma Gare’den oluşan iki mezrasında yıllar var ki içinde insan yaşamıyor ne yazık ki. Seyrek de olsa üç mahallesinde canlı hayat devam ediyor hâlâ. Bir ucu Poze Reş, bir ucu Diyar-ı Kert; nerden baksan yedi, sekiz kilometre eder. Bir ucu Gare Spi, bir ucu Kaniya Spi; o da nerden baksan altı veya yedi kilometre eder. Böylesi devasa bir araziye sahip Riçik. Muhundu, Şobek, Xıştan, Veliyan, Ferec, Bağin, Goman ve Coşik köyleri ile çevrilidir geniş arazisi.

Daha dün gibi, çocuk yanımızı bıraktık işte o kara kuru topraklarda ve çıktık heval! Daha dün gibi her şey, taptaze ve dipdiri… Öyle saf, öyle duru, öyle temiz duruyor halen gözlerimizin önünde. Köyümüz çocuk kalan yanımız bizim. Yalansız, riyasız, hilesiz ve pırıl pırıl… Yüreğimizin bir yerinde duruyor öylesine. Ne kıyabiliriz ne de atabiliriz hiçbir zaman…

Yıllar almış başını yürümüş oysa çoktan. Burçak bıyıklı adamlar, alnı dövmeli, başı yazmalı kadınlar bıraktık geride çıkarken. Utangaç ve boynu bükük kara kuru yavuklular bir de… Kimi babamız, kimi amcamız, kimi anamız, kimi teyzemiz… En çok da yâr olmaya kıyamadıklarımız… Çoktan meylettiler toprağa emek abidesi o insanların birçoğu. Kalanlarsa hepten yaşlandı kirvem. Biz gittik gideli değil sırf insan; toprak bile yaşlandı, ekilmiyor. Ağaçlar yaşlandı, kendiliğinden kırılıyor. Damlar yaşlandı döküldü, dökülüyor. Yollar bile yaşlandı insan gelip geçmeyince. Çeşmeler yorgun, gökyüzü yorgun, bulutlar yorgun, dağlar yorgun, tarlalar yorgun, sabahlar bile yorgun şimdilerde.

Çocukluğumuz saklı oysa buralarda. Ne zaman daralsak çocukluğumuzdan başka sığınacak yerimiz mi var bizim? Ağır bir misafirdir çocukluğumuz bize. Bazen de biz ağır bir misafir oluruz çocukluğumuza. Hınzırca bir aşktır bu misafirlik, deli dolu… Geldi mi gitmek nedir bilmez. Kar yağar yollarına, istese de kalkıp gidemez hemen! Hem gitse de bırakmayız. Kalsın isteriz çocukluğumuz hep bizimle…

Hep yarım kalmıştır çocukluk anılarımız bizim. Bir yerleri hep eksik. Yerleştir, yerleştir tam olmuyor bir türlü, pazılın bir ya da birkaç parçası hep noksan. Bu yüzdendir çocukluğumuza yolculuklar ederiz, arar dururuz o eksik olanı bulmak adına. O masum geçmişimize sığınmanın dışında sığınacak güvenli bir limanımız yok çünkü bizim. Köyümüz çocukluğumuz, çocukluğumuz köyümüzdür. Sırf bu yüzden hayallerimiz var köyümüze dair; hiç bitmeyen, çocukça, tertemiz… Taptaze umudumuz var hâlâ zamana inat. Her şey hızla değişse bile, o yıllara olan özlemimiz hiçbir vakit değişmeyecektir.

Daha dün gibi her şey heval! Sabahları halen üçayağa takılı yayığın sesine uyanırız kimi zaman. Uzaklarda bir yerde, komun birinde gelen köpeklerin sesi çınlar halen kulaklarımızda. Ekine girmiş davarın teki, tez yetişmek lazım gibi koşarız halen bir yerlere. Nohutlu düğün çorbası gibi gelir yediklerimiz bazen bize. Mendil sallarız halayın başında kimi zaman kendi kendimize coşunca. Kimi zaman utanırız hâlâ nedense, o masumca sevmeleri hatırladıkça. İki damla yaş ile anarız kimi zaman o ilk sevmeleri. Kim bilir ne çok gülmüşüzdür kendi kendimize, içine düştüğümüz o çocukça durumları düşündükçe. Ne çok anmışızdır çocukken sövdüğümüz, şimdilerde saygı ile andığımız kulağımızdan çeken öğretmenleri ve bağırıp çağıran o bekçiyi. Tadı ne de çok damağımızda kalmıştır o renkli cam şekerlerin… Ne çok beklemişizdir çerçilerin yolunu sırf şeker alabilmek için. Hele bir de sac ekmeğinin kokusu geldi mi burnumuza dayanamayız, daha o dakika iltica ederiz çocukluğumuza hemen. Anılar sıraya girer bir bir… İlk sıra hep o kaçamak bakışların, değişmez… Düşer bazen aklımıza kimi kokular, çıkmak nedir bilmez. İlkin kurtlu armudun, sonra ekşi elmanın… Domatesin kokusu alır aklımızı başımızdan kimi zaman, alır da çocukluğumuza götürür bizi. En çok da qultiğin kokusuna tav olmuşuzdur. Hiçbir kokuyu değişmemişizdir qultiğin kokusuna, yârin kokusundan gayrı…

Riçik, çocukluğumuzun kara kuru yurdu. Nesine vurulduk biz senin bilmem! Boz tarlalarına mı, tozlu yollarına mı, yaz geldi mi kuruyan derelerine mi, pepug kuşuna mı, boynuzu kırık keçilerine mi? Yoksa hepsine birden mi? Nesine vurgunuz biz senin, çözemedim. Coğrafya kaderdir derler. Galiba bizim kaderimize de seni sevmek düşmüş ve seviyoruz işte seni…

İnsan doluydu bir vakit, cıvıl cıvıldı Riçik. Üç tane bakkalı, üç tane kahvehanesi vardı köyün. 1950’lerde toprak damlı bir evi devşirerek okul yapmışlar ilk zamanlar. Daha sonra üç derslikli bir okulu olmuş. Öğretmen lojmanları, sağlık ocağı bile vardı Riçik’te. 1977’de kooperatif kuruldu köyde, büyük bir işlev gördü. Bir de mavi bir minibüsü vardı köyümüzün o yıllarda. Değirmen ve kaynak atölyesi bile vardı köyün içinde. 1986’da köye elektirk geldi, daha sonra telefon. Evlere çok sonra su bağlandı. Yolları desen daha yakın zamanda asfaltlandı. Bir karış yer desen boş kalmazdı eskiden, ekilirdi bütün tarlalar. Karın tokluğundan başka bir beklenti yoktu hiç kimsede. Mutluydu yine de içinde yaşayan her bir birey…

Sonra 12 Eylül denen faşist bir fırtına geldi dağıttı her şeyi. Kimimizin gençliğini, kimimizin çocukluğunu, kimimizin düzenini, kimimizin umudunu yıktı. Tarumar oldu o günden sonra bütün hayatlar. Bakkallar ve kahvehaneler kapandı bir bir. Değirmen sustu. Okul kapandı peşi sıra. Genç nüfus çekti gitti bir yerlere doğru. Nüfus seyreldikçe seyreldi zamanla.

Dağıldık dünyanın dört bir yanına. Neyse ki çocukluğumuz orada kaldı, yerli yerinde hâlâ. Düşlerimiz de öyle… Sürgün ettiler, zulüm kustular, yasak koydular ne ettilerse alamadılar çocukluğumuzu elimizden. Zapt edilemez bir kaledir çocukluk çünkü. Ne zaman başımız sıkışsa kalemize sığınırız hemen. En güvenli limanımız, en güvenli kalemizdir çocukluğumuz bizim… Ana dilimiz orada, masumiyetimiz orada, oyunlarımız orada, hayallerimiz orada… Alamazlar!

Aşığıyız o toprakların, başka da çaremiz yok! Çocukluğumuzu sığdırmışız daha ne olsun… “Yusuf Baba olsun!” diye yemin etmiş kimimiz. “Abdülaziz çarpsın!” diye ah etmiş kimimiz. Tum suyunu içmiş de arınmış kimimiz. Gaze tepesinde yüzünü Düzgün Baba’ya dönmüş de murat dilemiş kimimiz. Baba Mansur Gözeleri’ne varmış da yüz sürmüş toprağına kimimiz. Yüzünü dönmüş güneşin doğduğu yöne doğru, açmış kollarını yalvarmış sabahın sahibine kimimiz. Ya nasıl aşığı olmayız o toprakların gülüm!

Gaze’den inerken içinden geçmiş kimi. Tozlu yollarından at sürerken içinden geçmiş kimi. Yayalar gelip de geçmiş nal söktüren patikalarında. Eğilip de çeşmelerinden su içmeden geçmemiş hiç biri. Davut Sulari gelip de konaklanmış bir gece vakti hanelerin tekinde. Ziyafetler verilmiş adına. Ne ozanlar, ne esrarengiz insanlar gelip geçmiş o yollarda. Pirler, dervişler gelip de konaklanmış o fakirhanelerde. Ekmeğini yemişler, suyunu içmişler fukaraların. Dualarını esirgememiş hiç biri, kim gelip konaklandıysa o toprak damlı hanelerde.

Alişan Bey’in dudu derler bir tepenin ardı, adı gibi izi de bellidir hâlâ, kim bilir kaç asır önceden… Puşta vermemiştir hiçbir kaçağı bu topraklar Alişan Bey’den ötürü. Eşkıyalığı daha hiç görülmemiştir bu topraklarda yaşayanların ama yeri geldi mi sapına kadar da eşkıyası olmuşlardır sevdalarının… Daha eşkıyalığın kol gezdiği yıllarda dayanamamış kimileri, kalkıp göç eylemişler Riçik’ten Zara’ya doğru. Varıp Zara’nın bir yerine konmuşlar… Riçikan koymuşlar adını gittikleri yerin. Bir yanımız yerli yerinde, bir yanımız Zara’da, bir yanımız Avrupa’da, bir yanımız İstanbul’da, bir yanımız Adana’da… Dağılmışız dünyanın dört bir yanına. Toplasan binler ederiz…

İçinde yaşayanlar uzakta yaşayanları özler olmuş yıllar geçtikçe. Uzakta yaşayanlarsa hem içinde yaşayanları, hem de Riçik’in taşını ve toprağını… Hal böyle olunca dayanışma ve dernekleşme kaçınılmaz olmuş zaman içinde. İstanbul’da 1996’da Riçik ve Çevre Köyleri Dayanışma Derneği adı altında ilk derneğimiz kuruldu. Bir derneğin görebileceği işlevin çok üstünde bir işlev yerine getirdi yıllar içinde. Bu dayanışma ve işlev sayesinde köyümüz çok amaçlı ve beş odalı bir köy konağı kazandı. 2020’de ikinci bir derneğimiz daha oldu, bu kez Avrupa’da. Avrupa Riçikliler Derneği köyümüze faydalı olabilmek adına büyük bir heyecan ve şevkle işe koyulmuş durumda. Her iki derneğimizin de yolu açık olsun.

Riçik Köyü, İstanbul’daki dernek ve Avrupa’daki dernek bu üçlü sacayağı birlikte bir sinerji yaratması adına ve ortaya çıkan sinerjiden köyümüzün kazançlı çıkması adına umutlarımız her geçen gün daha da artıyor. Zeynel Selami başkanlığındaki Avrupa derneğimiz, Dilek Bakış başkanlığındaki İstanbul’daki derneğimiz ve muhtarlığını Bayram Güzel’in yaptığı köyümüzün daha sorunsuz ve daha huzurlu bir köy olması adına emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler. İsimlerini burada sayamadığım Davut Yesiltepe, Orhan Budak, Efendi Gülçin, Fethi Elaldı başta olmak üzere herkesin emeğine sağlık.

Seviyoruz seni Riçik!
Aşk ile…

27 Mart 2021 – İstanbul
İbrahim BEYİK

Avrupa Dersim Riçikliler Derneği

Bir çim, dağ, gökyüzü ve ağaç görseli olabilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu